Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
TORLAKONDAN - YURTSEVER-1 (Yörük Mustafa) - TÜRK FİLOZOF TORLAKON
   
 YURTSEVER-1 (Yörük Mustafa)

YURTSEVER-1 (Yörük Mustafa)
 Yazı Boyutu

 Tarih : 20.11.2013 - 13:53:43


Bu yazı AtaTürk olmasa da olurdu ve Biz istiklâl savaşı filan yapmadık diyen eşdinsel kriptolara cevap niteliğindedir. Evet, onların ataları düşmanla işbirliği içinde işgâl savaşı yapmış olabilirler. Ve atalarının umduğu İyonya Prensliği hayâllerini

 

YURTSEVER-1 (Yörük Mustafa)

(Bu yazı “AtaTürk olmasa da olurdu” ve “Biz istiklâl savaşı filan yapmadık” diyen eşdinsel kriptolara cevap niteliğindedir… Evet, onların ataları düşmanla işbirliği içinde ‘işgâl savaşı’ yapmış olabilirler. Ve atalarının umduğu ‘İyonya Prensliği’ hayâllerini de suya düşürdüğü için AtaTürk olmasa daha iyi olabilirlerdi. Tabi bu da bir hayâl. Çünkü asil ve aziz Türk Milleti, içinden bir başka AtaTürk çıkarmasını mutlaka bilirdi; adı Yörük Mustafa olmayabilirdi de Yörük Ali olurdu)

***

Komşu köyden Turan emmi diyordu ki; “Bu topraklarda tecavüze uğramadık kız kadın bırakmadılar. Mustafa Kemâl isminin ne demek olduğunu en iyi bizler biliriz. O, sıfırdan bir devlet kurdu ve hepitopu onbeş yılda kalkındırıp göçtü gitti. Peki O’ndan sonra gelenler yetmiş yılda ne yaptı?!. Herkes bu gününe kadar bu vatan ve millet için ne yaptığına baksın, önce kendisini sorgulasın! Bazıları ATATÜRK adını ağızlarına alırlarken önce abdest alsınlar!...”

Kısaca şunları özetlemişti, gözlerimin ve yüreğimin derinlerine, anlamlı olduğu kadar sorumluluk da yükleyen bakışlarını çakarak:

“Aha şu gördüğün köy bir yonan tümeninin işgâlinde kalmıştır iki yıl boyunca. Evlerin bir odasında ev sahipleri, öteki odasında da işgâlciler yerleşmiştir. Gâvurun tecavüzlerinden kurtulmak için bulduğu ilk fırsatta kendini damdan aşağıya atarak intihar eden kızcağızın ölüsüne de tecavüz etmişlerdir!

Aha şo köyün kadınları ve kızları tarlada çalışırken tecavüze uğrarlar. Daha sonra da kullanmak için kızın birini yanlarında götürmek isterler gâvurlar. Fakat dört kadın o kızcağızı bırakmamak için üstüne kapaklanıp kenetlenirler. Tekme ve dipçik darbelerine uzun süre katlanan kadınlarımız sonunda gâvuru pes ettirmeyi ve def olup gittirmeyi başarırlar.

Aha ho dağın böğründeki köy tümden ateşe verilip yakılmıştır; o köyün kadınlarından birinin, kırdaki gâvur ölüsünü “dirin kirletti, ölün de mi buraları kirletecek!” diye tekmelediği için…

Mustafa Kemâl ismi, tüm umutların söndüğünde doğan güneşin adı oldu milletimize…”

Bir o kızlarımızın-kadınlarımızın başına gelenler geliyor gözlerimin önüne, bir de “AtaTürk olmasa da olurdu” diyenler…

***

Turan emminin yüklediği sorumluluk omuzlarımda… Fakat sadece o kadar mı, elbette değil! Emeklediğim (8 aylık) zamandan bu yana görüp duyduğum herşey hafızamda capcanlı durmakta:

1912-1913 Balkan Harbi başladıktan sonra askere gidenler bir daha dönememiş, hayatta kalanlar da o cepheden ötekine(1914-1915 Sarıkamış, 1915-1916 Çanakkale, 1917-1919 Yemen ve Arap çölleri, 1919-1922 İstiklâl Harbimiz) koşup durmuşlar. Eli silah tutar hale gelenler evlerinden bir çıkıyor, bir daha geri dönemiyorlarmış. Asker kaçağı olup eşkıyalık yapanlar hariç…

Yemen çöllerinde şehit düşen Memiş dedemin akibeti bellidir. Oralardan sağ dönmeyi başarabilenler bildirmişlerdir:

Kızgın çöllerde aç ve susuz bir şekilde savaşın ortasında yaralı bırakmak zorunda kaldıkları Memiş’i günler sonra bir ahlat ağacının dibinde bulurlar. Sürüne sürüne oraya kadar gidebilmiştir. Elleri, kulakları ve dudakları çöl hayvanları tarafından yenilmiş; ela gözlerini de karıncalar, kuzgunlar oymuştur. Askere birlikte gittiği Mahmut kardeşinin ise akibeti belirsiz olmuştur. Bir cephede şehit mi düşmüştür yoksa esir düşüp de köle olarak çalıştırıldığı kamplarda mı kalmıştır cesedi bilinmez. 1912’de askere giden bir komşumuz, bilmem kaç cephede savaşıp, en son olarak da Hicaz’da İngilizlere esir düşerek Hindistan Bombay’daki kamplarda yıllarca çalıştırıldıktan sonra Moskova üzerinden İstanbul’a ve oradan da memlekete döndüğünde 20 yıl geçmiştir. Mahmut emmimiz de geriye döner umuduyla yol gözleyen büyüklerim ömürlerinin sonuna kadar ağıt yakıp durmuşlardır…

Halk, Kuvayı-Milliye’ye katılamayacak kadar yaşlı, sakat, kadın ve çocuklardan oluşmaktadır. Köydeki en büyük erkek çocuğun yaşı 11’dir… Yoksulluk bir yana, bitkinlik bir yanadır… Bütün bunların üzerine düşman işgâli, eşkıya ve işbirlikçiler…

Bir o olumsuzluklar geliyor gözlerimin önüne, bir de “Biz istiklâl savaşı filan yapmadık” diyenler…

***

Düşmanın işbirlikçileri öne düşüp gösteriyorlar; kimin karısı-kızı güzel, kimin evinde altın-gümüş var, hangi ailede davar-hayvan var, hangi evden Kuvayı-Milliye’ye katılan var?...

İstanbul’dan ‘izci’ kılığında kafileler oluşturarak yola çıkan Rum ve Ermeniler işgâl altındaki bölgelerimize yayılıyorlar, Türkçe bilmeyen düşmana kılavuzluk yapmak için. Ve en korkunç vahşetler de onların kin ve kılavuzluklarıyla yapılıyor…

Bu arada hakkını teslim edelim: Köyümüzün coğrafi konumunun bir nebze koruyuculuğunun yanısıra, bölgede kılavuzluk yapan ve Osmanlı ajanı olabileceğini düşündüğüm “Zeybek” adlı şahıs köylümüzü ezdirmemiş, namusuna halel getirtmemiş fakat küçükbaş hayvanların “mutfaklık” denilerek, büyükbaşların da askeri araçların taşınması için evlerden toplanmasına da fazla ses çıkarmamıştır. Bu kadarına da şükür deyip sevinemiyoruzdur çünkü çevrede yaşananlar çok onur kırıcı ve kahredicidir:

Vatan, bayrak, namus, kitap ve her türlü mukaddesat ayaklar altındadır…

Tecavüzcü, işkenceci ve istediğini vurup öldüren düşman, halkımızın ürettiğini de hoyratça yiyor, yiyeceğini-içeceğini-yakacağını vs hazırlattırıyor, kendisini koruyacak siperleri yaşlı halkımıza kazdırıyor, kirli çamaşırlarını da kadınlarımıza yıykattırıyordur… Kahrın bini bir paradır…

Özellikle şehirlerdeki saygın kişilerin kadın ve kızları çırılçıplak sokaklarda dolaştırılarak, Yunan yöneticileri lehine “yaşasın …” şeklinde bağırmaya zorlanıyor; rezil ve rüsvay edilmeye çalışılıyordur.

İp bağlanarak insan dışkısıyla kirletilen kutsal kitabımız sokaklarda sürükleniyordur…

Ve bu manzara “yunan ordusu halifenin ordusudur” diyenlere en açık cevabı veriyordur…

Bir o kitabımız geliyor gözlerimin önüne, bir de “AtaTürk olmasa da olurdu” diyenler…

***

Herşey düşmanın insafına kalmıştır:

Halkımızın ‘gözü gibi’ baktığı hayvancıkları evlerden toplanıp sürüler oluşturuluyor ve işgâlci düşman hep etle besleniyordur. Etlerin kesilip pişirilmesi de halkımıza yaptırılıyordur.

“Biz, ineğimizin bir buzağısı olursa, biraz büyüdüğünde anasıyla birlikte çift sürmekte kullanırız diye beklerken, gâvur ‘mutfaklık’ veya ‘malzeme taşıtacağız’ diye zorla elimizden alır, biz de ardından bakakalıp ağlardık.” diye anlatan çok oluyordur.

Genç kadın ve kızlar evlerden hiç çıkarılmamaya çalışılıyor; çıkmak zorunda kalındığında elleri ve yüzleri katran veya tencere karasıyla kirletilip, düşmanın tiksinmesi umuluyor; sırtlara yastık sarılarak ‘kambur ihtiyar’ görüntüsü verilmeye uğraşılıyor; evimizde düşman yatmasın diye yataklara karınca serpmekte çare aranıyor; aşağılık düşmanın pis çamaşırlarını yıykamamak için de kollar sargıya alınıp ‘kırıkmış’ gibi gösterilmeye çalışılıyordur…

Bir o kahredici çamaşırları yıykamak zorunda kalan yaşlı anacıklar geliyor gözlerimin önüne, bir de AtaTürk olmasa da olurdu” diyenler…

***

Evlere su kırlardaki sarnıç veya havuzlardan testiyle getiriliyordur. Birinin gidip getirmesi gerekiyordur. Evde 8-10 yaşlarında bir kızdan başka bu işi yapacak kimse de yoktur. Düşmanın bu sabilere merhamet edip kötülük yapmamasını ummaktan başka çare de yoktur… Komşu çocuklarla birlikte ilçe dışındaki havuzdan su getirmeye gidiyorlar. Suyu doldurup gelirlerken yolları kesiliyor. Kendisine sarkıntılık ederken testisini de kıran gavuru eliyle itip düşürüyor. Bundan sonrasını hiç anlatamadan sarsıla sarsıla ağlıyordu komşu kadıncağız. Başına gelenleri tahmin etmek hiç de zor değildi…

Bir onun gözyaşları geliyor gözlerimin önüne, bir de “AtaTürk olmasa da olurdu” diyenler…

***

Bizim Kuvayı-Milliyeci Ahmet, bir ihtiyacı için ilçenin kenar kesimlerinde bulunan halasının evine gizlice geldiğinde avluda bir düşman askeri olduğunu görür. Usulca kasaturasını çekip işini bitirir ve bir kenara saklar. Akşam olunca da uygun bir mıntıkaya taşıyıp gömdükten sonra birliğine döner… O geceki sayımda olmayan askerin bulunabilmesi için ilçedeki tüm erkekler, en büyük cami olan Ulu Cami’ye doldurulur ve çırılçıplak soyularak işkenceye başlanır. Camiye koydukları küplere işeyen işgâlci askerler, biriktirdikleri sidiğe daldırarak ıslattıkları kırbaçlarla insanlarımızı günlerce dövdükçe döverler…

Bir o caminin hâli geliyor gözlerimin önüne, bir de “AtaTürk olmasa da olurdu” diyenler…

***

Ve nihayet düşmanın kovulup özgürlüğe yeniden kavuşmanın vakti gelmiştir. Ufukta yükselen ve gittikçe de büyüyen, büyüdükçe de yaklaşan toz bulutu bunun müjdecisidir. Atlılar… Günlerdir dur durak bilmeden hücumlarını sürdüren süvarilerimiz tozu dumana katarak yaklaşmaktadırlar. Belli ki susuzluktan kupkurudur dilleri damakları. Ellerindeki su ve ayran bakraçlarıyla onları karşılayan insanlarımızın ruh hâli “aşırı sevinçten aşkı unutan âşıkların hâli” gibidir. Hepsi birer Mecnun olmuşlardır da, daha yüksek bir sevdaya tutulup Leyla’larını unutmuş gibilerdir. Sarılırlar ve defalarca öpüp koklarlar süvarilerimizin çizmelerini… Fakat zaman kaybedilecek zaman değildir ve saniyeler önemlidir. Kaçan düşmanın önünün kesilmesi ve denize ulaşmasına fırsat verilmeden de imha edilmesi emri alınmıştır. Çünkü düşman, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkarak kaçmaktadır… Herkes sevinç gözyaşları dökerken, kimileri de üzüntüsünden ağlamaktadır; haklarını hiçbir zaman ödeyemeyeceğimiz askerlerimize bir yudum su sunmaya fırsat bulamadım diye… Çünkü o yurtseverlerimizden bazıları İzmir’in girişinde şehit düşeceklerdir…

Bir o mahzun yüzler geliyor gözlerimin önüne, bir de “Biz istiklâl savaşı filan yapmadık” diyenler…

***

İşte bu kısacık molalar bile kaçma fırsatı kazandırmıştır düşmana. Askerlerimiz ırmağın karşısındaki komşu köye ulaştıklarında az önce tüymüşlerdir. Hazırladıkları yemeklere bile hiç dokunamadan… Yanan ateşlerin üzerinde dizilmiş halde cızıldayıp durmaktadır; yoksul halkımızın gözü gibi baktığı “çilli-gülibikli” horozlar, “küpeli-perçemli” tavuklar…

Süvari birliklerimizin efsanevi komutanı olan Fahrettin Altay paşamızın emir erliğini de yapmış olan İbrahim emmizden de iki söz edilmelidir. Bundan birkaç yıl önce henüz hayattayken görüştüğümüzde anlatmıştı; Fahrettin paşamızın devasa çizmelerini ayağına geçirerek nasıl gururlandığını… Yunanlıların “mutfaklık” diyerek evlerinden alıp gittiği biricik danalarına tarla yolunda rastladığında boynuna sarılarak nasıl sevinç gözyaşları döktüğünü… E tabi, düşmanın elinden kaçabilmiş bir danacık “kahraman” gibi görülmesin de ne gibi görülsün…

Bir Fahrettin Altay Paşamız ve daha nice yiğitler geliyor gözlerimin önüne, bir de “Biz istiklâl savaşı filan yapmadık” diyen itler…

***

Bir tesadüf sonucu karşılaşmıştık, Konyalı İstiklal Gazisi Seyyit Ali amcayla. Ses tonumun, onda ne gibi hatıraları çağrıştırdığını bilemezdim. Neden sonra, üzerime çakılı kalan bakışlarını döndürüp, "Nerelisin?" diye sorduğunda; insanları dinlemeye ve tahmin güçlerini sınamaya olan merakımdan dolayı; "Egeli!" karşılığını verdim.

"Banaz'ı bilir misin?" dedi.

"Bilmem mi..." dedim.

Karşımda mecalsiz bir ihtiyar gibi duran gazi, birden zaman ötesine taşınmış gibi bir ruh hâli ve heyecanla anlatmaya başladı:

"Büyük Taarruzla birlikte, Altıntaş-Çalköy-Dumlupınar hattından geceli gündüzlü hücumlarla Uşak'a doğru kovaladığımız düşmanın ardından Banaz-İslamköy yöresindeki elma ağaçlarının altında soluklanmak için oturuyorduk. Bu arada düşman "Uşak Süvari Alayı"nın önünden büyük bir hız ve çapulla; evleri ateşe vererek kaçıyor... Üstübaşı perişan, ak sakallı bir ihtiyar çıkageldi, soluk soluğa. Atatürk'ün yanına varıp; "Evladım!... Bu Yonan cavırı, üç kızım ve iki oğlumu aylar öncesi kaldırıp götürdü. Ben, evlatlarımın hayatından umudumu çoktan kestim. Müsaade buyur da, şunlardan hıncımı bir çıkarayım!." dedi.

Bunun üzerine; "Buyur baba, vur!" dedi Atatürk.

O yorgun argın ihtiyar, yılların, içinde biriktirdiği öfke ve hıncın etkisiyle daldı Yunanlı esirlerin içine. Elindeki bastonuyla vurdukça vuruyordu. Neden sonra nefes nefese mecalsiz kaldığında; alnının teri, ayaklarına varıyordu... Duyduk ki; daha önce bu toprakta (İslamköy), tarlada beraber çalıştığı anne-babası gözlerinin önünde öldürüldükten sonra, yirmibeş Yunan askerinin tecavüzüne uğramış, ondört yaşında bir kızcağız. Aklını zayi etmiş. Kaybolmuş, Murat dağının vadilerinde. Bir daha kendisinden haber alınamamış. Bilinmemiş, kurda mı yoksa kuşa mı yem olduğu..."

Sözlerini tamamladım:

"Belki de Yaradan, sırlara karıştırmıştır onu. Çünkü, bu vatanın kurdu, kuzgunu bile ilişmez, böyle gariplere...".

Konya’lı gazimizin heyecanla anlattığı ve 01 Eylül 1922 günü yaşamış oldukları bu olayın ardından hücumlarını sürdürmekte olan Atalarımız, akşama doğru Uşak şehrimizi düşman işgalinden kurtarmışlardır. 29 Ağustos 1920’den beri işgalde olan şehirde 8.132 hane, 689 dükkân, 119 cami ve mescit yakılmış haldedir. Özellikle Ermeni ve Rumlar’ın tertipleriyle ortaya konan vahşeti ifade edebilmek “zor zanaat”tır. Sadece bir caminin yakılmasıyla beraber 450 esir tutulmuş askerimiz de diri diri yanarak can vermiştir…

Bir o canlarımız geliyor gözlerimin önüne, bir de “AtaTürk olmasa da olurdu” diyenler. “Biz istiklâl savaşı filan yapmadık” diyenler. Türkiye’yi Türkler’e bırakmamak için 36 etnik kimlik sayanlar, eşbaşkanlar, eşdinseller, eşhainler, eşnankörler…

“Nankörlük hainliğin küçüğüdür; nankör büyüyünce hain olur.”(Filozof Torlakon)

Kaynak sayfa: http://www.torlakon.com/haberdetay.asp?ID=404

https://twitter.com/Torlakon (***DOST OLAN EKLESİN***)


  Editör :  TORLAKON

5737 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 190 Puan Verildi
 Kaynak :  TÜRK FİLOZOF TORLAKON

 Kategori ¬ TORLAKONDAN

  Yorum ( 1 )   

 Nilgün

Tarih : 08.04.2017 23:08:48  

  Bu resim kime ait

Kayıtlı İp:


Harika bir resim kime aittir.
  Sayfalar : İlk Sayfa - [1] - Son Sayfa

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  DEĞERLİ CANLAR MERHABA Torlakon ocağı, Türk Milletinin ve insanlığın bekâsı için tütmektedir. Nefesi olmak istiyorum, kâlbi vatan için atanın; sesi olmak istiyorum, toprakta kefensiz yatanın(TORLAKON)  

 
 
Bugün için Haber Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Haber Eklenmedi.
HİPOTERMİ: Soğukta Vücut Isısının Düşmesi (alıntıdır) HİPOTERMİ: Soğukta Vücut Isısının Düşmesi (alıntıdır)
Hipotermi, özellikle askerler, avcılar, balıkçılar, çobanlar, kayak yapanlar… gibi dış ortamda bulunmak ve çalışmak zorunda kalanlarda ve evi barkı olmayan insanlarda ortaya çıkar. Küçük çocuklar ve ileri yaştakilerde de risk yüksektir. ...
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 14
 Bugün : 201
 Dün : 478
 Toplam : 699604
 Ip No : 54.221.9.6
     
 
 Vatan Size Minnettar
 

 
 Son Haberler
 
 Popüler Haberler
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 5.3412 5.3508
  Euro 4.7023 4.7335
 
 Hava Durumu



 
 Reklam



 

 



 
 

   © Copyright - 2008- TÜRK FİLOZOF TORLAKON - Tüm Hakları Saklıdır. 

TÜRK FİLOZOF TORLAKON

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.