Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
TORLAKONDAN - MİLLİ MÜCADELE VE EGENİN KURTULUŞU - TÜRK FİLOZOF TORLAKON
   
 MİLLİ MÜCADELE VE EGENİN KURTULUŞU

MİLLİ MÜCADELE VE EGENİN KURTULUŞU
 Yazı Boyutu

 Tarih : 19.05.2009 - 16:14:46


Direnişte kimler bir adım öne çıktı? Herkesten önce, on yıldır Trablusgarpta, Balkanlarda, Kafkaslarda, Arap çöllerinde, Çanakkalede bir cepheden diğerine koşan fedakarlık ve namus timsali vatansever subaylar, vazifeleri ve konumları gereği Mehmet

 

MİLLİ MÜCADELE VE EGE’NİN KURTULUŞU

Doç. Dr. Yaşar AKGÜN

(Hazine Müsteşarlığı Hazine Başkontrolörü)

   Osmanlı Devleti’nin ittifak devletleri (Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan) saflarına katılıp dokuz cephede dört yıl bütün beşeri ve mali kaynaklarını seferber ederek sürdürdüğü Birinci Dünya Savaşı, müttefiklerin yenilgiye uğrayıp önce Bulgaristan’ın, sonra Almanya’nın, daha sonra da Avusturya-Macaristan ile Osmanlı Devleti’nin (5 Ekim 1918’de) ateşkes istemeleri üzerine; 29 Eylül 1918’de Bulgaristan, 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti, 3 Kasım 1918’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve 11 Kasım 1918’de Almanya ile ateşkes anlaşmaları imzalanmasının ardından sona ermiştir. Artık mağlupların istikbal ve istiklalleri galiplerin insafına ve yeni dünya düzeni anlayışlarına bağlıdır.

   Osmanlı Devleti’nin nasıl paylaşılacağı konusu büyük devletler arasında neredeyse bir asırdan beri zaten tartışılmaktaydı. Rus Çarı I. Nikola 1853’te İngiliz elçisine, “Bakınız, kollarımızın arasında hasta, ağır hasta bir adam var. Bu hasta adam, kollarımızın arasında birdenbire ölebilir. Böyle bir durumda şaşkınlığa düşmemek ve bir sürtüşmeye meydan vermemek için şimdiden tedbir almakta ve anlaşmakta fayda var, geliniz anlaşalım.” demişti. Fakat, o günlerde bir anlaşmaya varamamışlar, hatta İngiltere, Fransa ve birliğini sağlayıp büyük devlet olma çabasındaki İtalya, Osmanlı Devleti saflarında 1853-56 Kırım Savaşı’nda Ruslara karşı savaşmışlardı.

   1870’lerde Almanya ve İtalya’nın siyasi birliklerini sağlayarak sömürge yarışına hazır hale gelmeleri uluslar arası bloklaşmayı hızlandırmış, taraflar birbirleriyle kapışmak ve Osmanlı topraklarını paylaşmak için bahane aramaya başlamıştı. I.Nikola’nın “hasta adam” teşhisinden 55 yıl sonra bu defa II. Nikola’nın 9 Haziran 1908’de Estonya’nın Reval şehrinde İngiliz Kralı Edward ile bir araya gelip hasta adamın durumunu ele almaları, tarihi ve toplumsal olaylar zincirinin tetikleyici bir halkasını oluşturarak çoktan beridir bir şeyler yapılması gerektiğini tartışan örgütlenmiş Osmanlı subaylarını harekete geçirmiş, 24 Temmuz 1908’de Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet ilan edilmişti. Osmanlı’da her şey yolunda gibi görünürken, 5 Ekim 1908’de Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmiş, Avusturya-Macaristan da Bosna-Hersek’i ilhak etmişti. Bu duruma Osmanlıdan ziyade Sırplar ve onun arkasındaki güç Rusya şiddetli tepki göstermişlerdi.

   1912-13 Balkan Savaşları Osmanlı’nın Avrupa topraklarında paylaşılacak yer bırakmamıştı, ama Ruslar hala Boğazları istiyor, Yunanlılar İstanbul ve İzmir rüyaları görüyor, çoktan petrolün kokusunu almış İngilizler ve Fransızlar Arap ülkelerini paylaşmayı planlıyorlardı.

   Birinci Dünya Savaşı sürerken paylaşıma ilişkin birtakım gizli anlaşmalar yapılmıştı. 10 Nisan 1915’te yapılan gizli anlaşma ile İngilizler ve Fransızlar Boğazları Ruslara vermeyi kabul etmişlerdi. 26 Nisan 1915’te yapılan bir başka gizli anlaşmayla savaşa katılması karşılığında İtalyanlara Antalya ve çevresi verilmişti. 3 Ocak 1916’da imzalanan Sykes-Picot anlaşmasıyla Arap ülkelerinin İngilizler ve Fransızlar arasındaki paylaşımı kararlaştırılmıştı. İtalyanların daha fazla pay istemesi üzerine 21 Nisan 1917’de imzalanan gizli St. Jean de Mourienne anlaşmasıyla İzmir ve Mersin dahil bütün Güney Batı Anadolu’nun İtalyanlara verilmesi kabul edilmişti. Fakat savaş bitmeden 7 Kasım 1917’de Rusya’da komünist ihtilalin yapılması, itilaf devletlerini Ruslara verdikleri sözleri yerine getirmekten kurtarmıştı. Komünistler Rusya’nın taraf olduğu gizli anlaşmaları ifşa etmişlerdi. Ancak 1917 yılında İngilizler safında savaşa giren Yunanistan Rusların yerine İstanbul’a göz koymuş, İzmir için umutlanmıştı. Ermeniler de 1878 Berlin Anlaşması ile isimlerini paylaşım listesine kaydettirmişlerdi.

   30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi (ateşkesi) imzalanıp Çanakkale Boğazı ve İstanbul’daki toplara, silah ve cephaneliklere el konulduktan sonra, galipler, Osmanlı mülküne talipler (Hristiyan Ermeniler ve Pontus Rumları ile İngilize kapılan Müslüman Araplar ve Kürtler) ve gözlemciler, toplam 32 devletin temsilcileri, paylaşım işini gerçekleştirmek için 18 Ocak 1919 günü Paris’te toplandılar. İngilizler, savaş sırasında söz vermelerine rağmen, İtalyanların Akdeniz’de güçlenmesini çıkarlarına aykırı buldukları için, İzmir ve çevresini İtalyanlara değil, kendi güdümünde olacak Yunanlılara vermeyi uygun buldular ve bunu diğer devletlere kabul ettirdiler. Uluslararası politikada sözlerin, imzaların ne önemi vardır ki! İtalyan Başbakanı Orlando’nun kararı protesto edip 23 Nisan 1919 günü toplantıları terk etmesi durumu değiştirmedi. İzmir ve çevresini işgal hakkı Yunan’a verilmişti.

   15 Mayıs 1919 Perşembe günü Türk tarihinin en karanlık günlerinden biriydi. Asırlarca Türk yönetiminde hoşgörü içinde dillerini, dinlerini korumuş, ödedikleri cüzi bir vergi (cizye) karşılığında askerlik hizmetinden muaf tutularak denizcilik ve ticaretle zenginliklerine zenginlik katmış, en yüksek devlet makamlarına tayin edilmiş, devlet adına uzun süre Romanya’yı (Eflak ve Boğdan) yönetmiş (Fenerli Rum Beyleri), Mora isyanına kadar devletin tercüme işlerini ve dış ilişkilerini üstlenmiş Rumların hamisi Yunan Ordusu İngiliz’in yönlendirmesi ile, yerli Rumların, Ermenilerin, diğer azınlıkların çılgınca alkışları eşliğinde güzel İzmir’imizi işte bu gün işgal etmişti. Hasan Tahsin (Osman Nevres) adlı bir cesur yürek ilk kurşunu sıkarak Yunan’a sonlarına dair ilk işareti vermişti, ama Türk Milleti kan ağlıyordu. Sadece tek bir kurşuna karşılık o gün savunmasız 2.000’den fazla Türk öldürülmüştü.

   Aslında 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan ateşkes anlaşmasından sonra, Türk Milleti akıbetini beklemeye, galiplerin hareketlerini gözlemeye başlamıştı. Anlaşma hükümlerini keyiflerine göre yorumlayan galipler, demiryollarını, limanları, telgraf haberleşmesini kontrol altına almışlar, nabız yoklama kabilinden farklı yurt köşelerine asker çıkarmaya başlamışlardı.

   Galipler ilk iş olarak 6 Kasım 1918’de Çanakkale’yi işgal etmiş, istihkamlarda bulunan 273 topa el koymuşlardı. İşgalcilerin 55 gemiden oluşan donanmaları 13 Kasım 1918’de toplarını Dolmabahçe Sarayına çevirerek İstanbul Boğazına demir atmış, şehre çıkan birlikler istihkamlardaki 136 topa el koymuşlar, 18 Kasım 1918 günü de Bakırköy’e 4.000 kişilik bir Fransız kuvveti yerleştirmişlerdi. İngilizler ateşkese rağmen önce 9 Kasım 1918’de Musul’u ve İskenderun’u işgal etmiş, daha sonra 10 Ocak 1919’da Antep’e, 22 Şubat 1919’da Maraş’a, 24 Mart 1919’da Urfa’ya, 9 Mart 1919’da Samsun’a, 30 Mart 1919’da Merzifon’a, 13 Nisan 1919’da Kars’a; Fransızlar Ermeni çeteleri eşliğinde 17 Aralık 1918’de Mersin, Tarsus ve Adana’ya, 27 Aralık 1918’de Pozantı’ya; İtalyanlar 28 Mart 1919’da Antalya’ya, 24 Nisan 1919’da Konya’ya, 11 Mayıs 1919’da Fethiye, Marmaris ve Bodrum’a, 14 Mayıs 1919’da Kuşadası’na askeri birlikler yerleştirmişlerdi. Türk Milleti bu işgalleri geçici olarak algıladığından dişini sıkıp sabretmiş, direniş göstermemişti. İşgalciler de halkın tepkisini çekecek hareketlerden kaçınmaya çalışmıştı.

   Fakat, daha düne kadar kendi vatandaşı olan Yunanlıların daimi kalmak niyetiyle yerli Rum çetelerinin desteğiyle yağma, katliam ve yakıp yıkmayla işgale başlaması bardağı taşıran son damla olmuştu. Güneyde Fransızların Ermeni çeteleriyle birlikteliği de yöre halkının dişlerini gıcırdatmaya çoktan başlamıştı.

   Bir şeyler yapılmalıydı, direnilmeliydi, mübarek vatan toprakları düşman çizmesinden kurtarılmalıydı… Ama nasıl? Padişahın ve İstanbul’daki hükümetin eli kolu bağlıydı, zihinler düvel-i muazzamaya (büyük devletlere) karşı çoktan teslim bayrağını çekmişti. ABD Başkanı Wilson’un ilan ettiği barış ilkeleri çerçevesinde herhalde Türk Milletine de yaşama hakkı tanınırdı! Birçok devlet adamı, aydın, gazeteci, hatta subay en iyi tavrın büyük devletlerin kararını beklemek, hatta bir süre bir büyük devletin mandası (yönetimi) altına girmek olduğuna inanıyorlardı.

   Koşullar düşünüldüğünde bu tavrı kınamak çok kolaycılık olur. Birinci Dünya Savaşı’da Osmanlı Ordusu 380.000 kadarı şehit olmak üzere esir, kayıp, kaçak, yaralı bir milyondan fazla zayiat vermişti. Ateş kesildiğinde asker mevcudu 400.000 kadardı. Anlaşma gereği 335.000 asker terhis edildi. Geriye iç güvenliği sağlayacak kadar, doğru dürüst silahı olmayan, küçük birlikler halinde her tarafa dağılmış, mevcudu 12.000’in üzerinde olan doğudaki Kazım Karabekir komutasındaki 9. Kolordu birlikleri hariç tutulursa, ordu olarak adlandırılması artık doğru olmayan bir güç kalmıştı. Zamanın en önemli silahı olan toplara, makineli tüfeklere işgalciler el koymuştu. Savaş gemileri de işgalcilerin denetimine girmişti. Asker yok, silah yok, para yok, ne ile savaşılacaktı? (Eylül 1919’da Denizli’deki 57.Tümen Topçu Alayı 3. Tabur Komutanı Binbaşı Latif, ilkel araç gereçlerle bir top kamasını tam 45 günde yapabilmişti.) Karşıdaki düşman da nerdeyse bütün dünyaya hükmeden İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlardı. Bu koşullarda savaşmak çılgınlık olurdu.

   Ama, işgalde Yunanlıların kullanılması milleti çıldırtmıştı. Ölümden de öte bir şey yoktu ya! Yunan’ın, Ermeni’nin yurdu ve namusu kirletmesine herhalde seyirci kalınacak değildi. Öyle de oldu. Zorlu, acılı, çileli, ama şerefli direniş günleri başladı.

   Direnişte kimler bir adım öne çıktı? Herkesten önce, on yıldır Trablusgarp’ta, Balkanlarda, Kafkaslarda, Arap çöllerinde, Çanakkale’de bir cepheden diğerine koşan fedakarlık ve namus timsali vatansever subaylar, vazifeleri ve konumları gereği “Mehmet”i yeniden göreve çağırdı. Şehir ve kasabalardaki aydın vali, mutasarrıf, defterdar, hakim, öğretmen, müftü, gazeteci, imam vb. kişiler ile eşraf denilen varlıklı ve sözü geçen kişiler önayak oldular. Kim bilir hangi suçtan veya haksızlıktan dağa çıkıp eşkiyalığa bulaşan efeler bile gün bugündür deyip düze indiler. Vatana can borcu ödeme sınavında birincilik kürsüsünü kimselere bırakmayan Türk halkı on yıllık savaşlardan geriye neyi kalmışsa ortaya koydu.

   İlk direnişler münferitti. Düşmanı karşısında gören, herhangi bir emir beklemeden silahına sarılmıştı. Urla’daki, 17. Kolordu 56. Tümen 173. Alay Komutanı Yarbay Kazım Bey’in 100 kadar askeri ve kasaba halkından yardıma gelenlerle birlikte ortaya koyduğu direniş gibi. Ayvalık’ı işgale gelen Yunan birliklerini kendi kararıyla, mevcudu 175’e inmiş alayıyla püskürten, daha sonra da ezici işgal kuvvetleri karşısında askerleriyle birlikte geri çekilen, 17. Kolordu 56. Tümen 172. Piyade Alayı Komutanı Yarbay Ali (Çetinkaya) Bey’in yiğit savaşımı gibi. Ödemiş’te İlçe Jandarma Komutanı Yüzbaşı Tahir’in ilçenin diğer ileri gelenleriyle birlikte 29 Mayıs 1919’da gönüllülerden oluşturduğu ilk Kuvayı Milliye birliğinin, ilçenin 10 km kadar batısında işgale gelen Yunan birliklerine 1 Haziran 1919’da pusu kurup ateş açmaları, 2 şehit ve 20 yaralı verip geri çekilmeleri gibi.

   Fakat, her türlü modern donanıma sahip ve sayıca üstün Yunan Ordusu böyle münferit, birbirinden kopuk, gönüllü insan kaynağına dayalı cılız direnişlerle yurttan atılacağa benzemiyordu. Yunanlılar iki hafta içinde 26 Mayıs 1919’da Manisa’yı, 27 Mayıs 1919’da Aydın’ı, 29 Mayıs 1919’da Turgutlu ve Ayvalık’ı, 1 Haziran 1919’da Ödemiş’i işgal etmişlerdi. Gerilla savaşı özelliğini taşıyan direnişler Yunanlıları durduracağa benzemiyordu. Karşımızdakiler sadece Yunanlılardan ibaret de değildi. Yunanlıların, doğuda ve güneyde saldıran Ermenilerin arkasında İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar ve İtalyanlar vardı. Genel plandan yoksun münferit direnişlerle nereye kadar varılabilirdi ki?

   İşte bütün bu çaresizliklerin cevabı Mustafa Kemal Paşa’ydı. Hani şu 25 Nisan 1915’te Gelibolu’da 5. Ordu Kuzey Grubu 19. Tümen Komutanı iken düşmanın işgal haberini alıp amiri Kolordu Komutanı Esat Paşa’ya durumu iletip beklediği emir gecikince yüreğinin dürtüsüyle harekete geçip (inisiyatif kullanıp) Kocaçimen Tepesi hizasına gelerek çekilmekte olan askerlerimize “süngü tak, yere yat!” komutuyla çelikten bir hat oluşturup tarihin seyrini değiştirecek bir zaman kazandıran, 6-10 Ağustos 1915 ölüm kalım günlerinde işgal kuvvetleri komutanı General Ian Hamilton’ın son bir kez bütün öldürücü silah ve güçleriyle yüklendiği Anafartalar Savaşlarında bozkurt gibi tepeden tepeye atlayarak geçit vermeyip İngilizin iradesini çökerterek önce beyninde sonra fiilen mağlup eden Mustafa Kemal Paşa… 13 Kasım 1918 günü galiplerin donanması İstanbul Boğazında demirlerken, Paşa lağvedilen Yıldırım Ordularının son komutanı olarak İstanbul’a dönmüş, boğazdaki düşman gemilerin görünce o meşhur “geldikleri gibi giderler!” sözünü söylemişti. Arkadaşlarıyla istişare toplantılarıyla geçirdiği, düşmanı yurttan atma planları yaptığı birkaç aydan sonra, kurtuluş için herkesin üzerinde ittifak ettiği bir ümit isim olarak, görünüşte ise Doğu Karadeniz Bölgesinde azıtan ayrılıkçı Pontus Rum çetelerine karşı bölgeyi savunan Topal Osman, Yahya Kahya gibi Türk çete liderlerini işgal güçlerinin istekleri doğrultusunda hizaya getirmekle görevli, 9. Ordu Birlikleri Müfettişi ve Padişah Fahri Yaveri sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan Bandırma Vapuru ile hareket etmiş 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü Samsun’a ayak basmıştı.

   Liderlik için yaratılmış Mustafa Kemal Paşa, azgınlıklarının zirvesinde bulunan emperyalist işgalcilerin askeri bir zafer elde edilmeden adil ve kalıcı bir barış anlaşmasına yanaşmayacağını, Türk’e hayat hakkı tanımayacağını biliyordu. Düzenli ordu birlikleri oluşturmadan da düşmanın yurttan kovulamayacağı aşikardı. Mükellefleri askere çağırmak, askeri donatacak para, araç gereç toplamak da meşru bir otoritenin, halk adına karar vermeye ve verilen kararları uygulamaya yetkili bir heyetin oluşturulmasına bağlıydı. Her aklına esen asker ve para toplayamazdı. Bunu halkın rızası olmadan yapmak da eşkiyalık olurdu. İşte bu nedenlerle Mustafa Kemal Paşa vatanseverlik abidesi silah arkadaşlarıyla (Kazım Karabekir, Ali Fuat Çebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele ve diğerleri) ilk görüş ve hareket birliğini sağladıktan sonra, o günlerin imkanlarına göre ülkenin neredeyse tümünün temsil edildiği Sivas Kongresinde (4-11 Eylül 1919) memleketi, saltanatı ve hilafeti düşmanlardan kurtarmak üzere Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti’nin Temsil Heyeti olarak yetki aldı. Temsil Heyeti Başkanı olarak illerin, mutasarrıflıkların mülki ve askeri sorumlularıyla irtibatı sağlamlaştırdıktan sonra, coğrafi konumunu ve demiryolu bağlantısını göz önünde bulundurup milli mücadelenin karargahı olarak seçtiği Ankara’ya ulaştı (27 Aralık 1919). (Tabii, burada İngilizler ve İstanbul’daki vatanın kurtarılmasını bir yana bırakıp iktidarlarını koruma telaşına kapılanların çıkardığı iç isyanlara değinmiyoruz.)

   Sivas Kongresi’nde alınan kararlar ve Padişaha iletilen talepler doğrultusunda, Damat Ferit Paşa Hükümeti istifa etmiş, yerine Anadolu Hareketini destekleyen Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulmuştu (2 Ekim 1919). Aynı şekilde, 12 Ocak 1920’de İstanbul’da, Temsil Heyeti üyelerinin tamamına yakınının da yer aldığı, Meclis-i Mebusan açılmıştı. Mustafa Kemal seçildiği halde, ileriyi çok iyi gördüğü için İstanbul’a gitmemiş, Ankara’dan gelişmeleri izlemeyi tercih etmişti. Meclis 17 Şubat 1920’de tarihi Misak-ı Milli’yi kabul ederek Türk Milletinin kırmızı çizgilerini bütün dünyaya duyurmuştu.

   Bu gelişmeler, işgalcilerin görüşmeler yoluyla yurttan çıkarılmasını savunanları heyecanlandırmıştı. Öyle ya, “İşte halkı temsil eden meclis, işte yurtsever Ali Rıza Paşa Hükümeti”, bundan sonra Anadolu-İstanbul ayrılık gayrılığına yer yoktu! Mustafa Kemal’in en yakın mücadele arkadaşları bile İstanbul’daki yeni oluşumdan ümide kapılmışlardı. Gerçekten o günlerde Mustafa Kemal Paşa’nın misyonu görünüşe ve birçoklarına göre boşluğa düşmüştü. Halbuki düşman oradaydı, hiç de yurdu terkedeceğe benzemiyordu. Tarih çarkının nasıl döndüğünü bildiğinden emin olan Mustafa Kemal Paşa ise bir yandan sabırla gelişmeleri izliyor, bir yandan da baltasını biliyordu.

   Mustafa Kemal Paşa’nın haklı çıkmasını görmek için uzun zaman geçmesi gerekmedi. Yunanlıları Anadolu’ya sürmekle en büyük stratejik hatayı yapan İngilizler, bir başka ölümcül hata yapmaktan kaçınmadı ve İstanbul’daki olumlu gelişmelere tahammül edemeyerek 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal etti, milletvekillerini tutuklayıp Malta’ya sürdü. Bütün ümitler tekrar Ankara’ya, Mustafa Kemal Paşa’ya yönelmişti. Siyasetle, görüşmeler yoluyla sorunu çözmeyi umanlar hayal içinde yüzdüklerini bir kez daha ve fakat acı biçimde gördüler.

   İş yine Mustafa Kemal Paşa’ya düşmüştü. Paşa hemen Ankara’da eski ve yeni seçileceklerden oluşacak bir meclis toplanmasını istedi. 23 Nisan 1920’de meclis Ankara’da açıldı. Milletin kalbi Ankara’da atmaya başlamıştı. Elbette karar organı olan meclisin kararlarını uygulayacak, askere çağıracak, vergi toplayacak, savaşı organize edecek, dış ilişkileri yürütecek bir hükümeti de olacaktı.

   İşgalciler Anadolu’daki gelişmelerden telaşlanıp elini çabuk tutmak ve hazırladığı sözde barış anlaşmasını Sevr’de (Sevres) imzalatmak için Yunanlıları tekrar harekete geçirdiler. 1919’da “Milne Hattı” olarak bilinen ve Ayvalık’tan başlayıp İzmir, Manisa, Turgutlu, Ödemiş ve Aydın’ı kapsayarak batıya yönelip Büyük Menderes nehrini izleyerek Kuşadası’nda sona eren bir yayın batısını işgal eden Yunanlılar, 1920 Haziran’ında yeniden harekete geçerek Ege Bölgesi’nin kuzeyinde Balıkesir, Bursa dahil İzmit Körfezine kadar uzanan bölgeyi, ortada Salihli, Alaşehir, Uşak, güney kesimde Denizli’yi kapsayan bölgeyi işgal ettiler. Trakya Bölgesi de Temmuz 1920’de iki hafta içinde Çatalca’ya kadar Yunanlıların eline düştü. Böylece bugünkü topraklarımızın neredeyse dörtte biri Yunanlılar tarafından işgal edilmişti. İngilizler Yunan sopasını göstererek, İstanbul’daki meşruiyetini yitirmiş hükümete, hiçbir zaman uygulanmayıp çöp sepetine atılacak olan Sevr (Sevres) Anlaşmasını, 10 Ağustos 1920’de imzalattılar. Artık, İstanbul Hükümeti’nin Türk Milleti’ne utanç ve zilletten başka verebileceği hiçbir şey kalmamıştı. Bunun için bütün gözler ve yürekler Ankara’ya yönelmişti.

   Bereket, ülkenin doğu yarısında durum sevindiriciydi. Kazım Karabekir Ordusu Ermenilerle savaşarak 28 Eylül 1920’de Sarıkamış ve Kars’ı kurtarmış, aşağı yukarı bugünkü doğu sınırlarımızı güvence altına almış, İngilizlere o gün için düşman olan Sovyetlerle işbirliği kapılarını da açmıştı. Denizden olduğu kadar, karadan da o çok ihtiyaç duyulan Sovyet silah, cephane ve parası Ankara’ya ulaşabilirdi. Mart 1921’de Ruslarla Moskova Anlaşması imzalandı. Sakarya Savaşına kadar Ruslardan 65 top, 25.000 tüfek, 217 makineli tüfek, 39.000 top mermisi, 8 milyon tüfek mermisi ve 5 milyon Ruble para yardımı alınmıştı.

   Güney şehirleri halkı bir başka destana imza atıyordu. Bu bölgede, uyanık İngilizler 15 Eylül 1919’da Maraş, Antep ve Urfa’nın işgal yönetimini Fransızlara devretmişti. Adana ve Mersin’i de önceden ele geçiren Fransız işgal güçleri içinde Ermeniler çoğunluğu oluşturuyordu. Maraş’ı 30 Ekim 1919’da işgal eden 550 kişilik Fransız gücünün 400’ü Ermenilerden oluşuyordu. İşte buna tahammül edilemezdi. Maraş’ta işgalin ertesi günü 31 Ekim 1919’da Sütçü İmam, bir Fransız askerinin Türk kadınının başörtüsüne uzandığını görünce dayanamamış ve ilk kurşunu atmıştı. 28 Kasım 1919 Cuma günü Maraşlılar baktılar ki kaleye Fransız bayrağı asılmış. İmamlar “düşman bayrağı dalgalanırken Cuma kılınamaz” demişler, halk da kaledeki Fransız bayrağını indirip Türk Bayrağını tekrar asarak Cumayı kılmıştı. 1920 yılının başında Fransız birliklerinin sayısının artarak Ermeni gönüllüler dahil 5.000’e ulaşması ve öldürülen Fransız posta askerleri yüzünden gerginliğin had safhaya çıkması üzerine 21 Ocak 1920’de çatışma başlamış, canla başla savaşan Maraşlılar 12 Şubat 1920’de (daha Ankara’da Meclis açılmadan) Fransız ve Ermenileri Maraş’tan kovmuşlardı. Urfalılar da yiğitçe bir mücadele sonunda 11 Nisan 1920’de Urfa’yı Fransızlardan temizlediler. Silaha sarılan Antep’in kurtuluşu ise daha sonra gerçekleşecekti.

   Mustafa Kemal Paşa, Meclis’i topladıktan sonra hızla düzenli ordu kurmak için kolları sıvadı. Batı Cephesine Albay İsmet ve Albay Refet Beyleri gönderdi. Çerkez Ethem’in düzenli orduya katılmayıp sorun çıkarmasını fırsat bilen Yunanlılar Ocak 1921’de Bursa’dan doğuya doğru harekete geçtiler. Albay İsmet Bey İnönü mevzilerinde düşmanı karşıladı ve iki günlük (9-10 Ocak 1921) savaşlar sonunda önemli bir zafer kazandı. Türk Ordusunun güçlenmesine fırsat vermemek için Yunanlılar kuzeyde Eskişehir’e doğu, güneyde ise Afyon’a doğru yeniden harekete geçtiler. İkinci İnönü Savaşlarında (27 Mart-1Nisan 1921) Yunanlılar İsmet Paşa’ya (1. İnönü Savaşı’ndan sonra paşa olmuştu) yine yenildiler.

   Yunanlılar sarsılan durumlarını düzeltmek için, top ve makineli tüfek sayısında kat kat üstün, destek birimleri dahil 136.000’e ulaşan kuvvetleriyle 10 Temmuz 1921’de şiddetli bir taarruza geçtiler. Sayıları 125.000’e ulaşan Türk kuvvetleri bu saldırı dalgasına bu kez dayanamadı. Biraz da sevk ve idare kargaşasından, bir komutanın ifadesiyle “uğursuz Balkan Savaşı’nı andıran” bir çekilmeyle, Batı Cephesi Ordusu, Afyon (13 Temmuz), Kütahya (17 Temmuz) ve Eskişehir’i (19 Temmuz) düşmana bırakarak, yeniden hazırlanıp kendini daha iyi savunabileceği Sakarya nehri doğusuna attı. Bu savaşlarda Yunanlıların saldırılarını yoğunlaştırdığı yerler cephenin genişliği yüzünden iyi tesbit edilemediğinden, üstün Yunan kuvvetlerinin saldırdığı bazı bölgelerde az kuvvetlerle yakalanıp panikleyerek geri çekildik.

   Ordunun Sakarya Nehri’nin doğusuna, yani Ankara’nın 80-90 km batısına, Polatlı-Haymana hattına çekilmesi, alınması çok zor bir stratejik karardı. Moralleri bozucu, düşmanı şımartıcı etkisi ölçülemeyecek kadar çoktu, ama askeri açıdan isabetliydi. Ankara’da birçok kişi artık ümidini yitirmeye başlamıştı. Meclis’teki muhalifler mağlubiyeti kesin gibi gördüklerinden sorumluluğu Mustafa Kemal Paşa’ya yükleyebilmek için ona başkomutanlığı önerdiler. Mustafa Kemal’in mücadele arkadaşları da bunun tek çare olduğunda birleştiler. Paşa, hızlı karar almak için Meclis’in yetkilerinin de kendisine verilmesi şartıyla bunu kabul etti. Muhalifler de mantıklı olan bu teklifi çaresiz kabul ettiler. Artık bütün ümitler tekrar Mustafa Kemal Paşa’ya bağlanmıştı. Dualar onun galibiyeti içindi.

   Sakarya doğusunda bir ay kadar hazırlıktan sonra 23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasında 22 gece 22 gündüz tam bir ölüm kalım savaşı verildi. Yunanlılar Türk Ordusunu imha edip Ankara’yı ele geçirerek tarihin en büyük milletlerinden birisi olan Türkleri tarihten silmek, Hristiyan Batı ve dünya tarihine adlarını yazdırmak; Türkler ise bilinen 4.000 yıllık tarihlerinde olduğu gibi hür yaşamak, vatanını ve namusunu çiğnetmemek derdindeydi. Yunanlılar bilhassa ilk onbir gün çılgınca hücum ettiler, Türk Ordusu öldü öldü dirildi. Başkentin Ankara’dan Kayseri’ye taşınması emri verildi, birkaç saat sonra geri alındı. İradeler çökmek üzere iken savaşın kaderi lehimize dönmeye başladı. Sabrın zaferi yaklaşmak üzere idi. Düşman başarısızlıktan bıkmış, iradesi gevşemişti, korkuya kapılmaya başlamıştı. Bu Türkler ölümsüz müydü, neydi! Savaşta roller değişti. Türk ordusu hücuma, Yunanlılar savunmaya geçti. 13 Eylül 1921’e gelindiğinde Yunan Ordusu Sakarya’nın batısına atılmış, perişan biçimde Eskişehir’e doğru çekiliyordu. Türk Ordusunda düşmanı takip edip imha edecek bir güç kalmamıştı ama, tarihin dönüm noktalarından birine binlerce şehidin (5.713’ü şehit olmak üzere toplam 33.654 kayıp) kanıyla imza atılmıştı.

   Türk yaşam savaşını bir kez daha kazanmıştı. Yine hür olarak yaşayacaktı. Bütün dünya hesabını buna göre yapmalıydı. Sakarya Zaferi’nden bir ay sonra imzalanan 13 Ekim 1921 tarihli Kars Anlaşmasıyla doğu sınırı kesinleşti. Doğu Ordusu batı bölgesine nakledilebilecek hale geldi. 20 Ekim 1921 tarihinde Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması ile güney bölgelerinde sürdürülen savaşa son verildi. Büyük devletlerden Fransa ile yapılan bu anlaşma Türkiye’yi kimin temsil ettiği sorununu sona erdirdi ve İngilizleri ciddi biçimde telaşlandırdı.

   Sakarya’da ciddi bir zafer kazanılmasına rağmen, Yunan Ordusu imha edilememiş, işgalciler yurttan atılamamıştı. Kısaca muharebe kazanılmıştı, ama savaş henüz kazanılmamıştı. Türk Ordusu sayıca ve silahca güçlendirilmeliydi. Sovyetlerden başka, artık Fransız ve İtalyanlardan da silah temin edilebilirdi. Fransızlardan 200 kamyon, 1.500 makineli tüfek, bol cephane satın alınmış, Fransızlar güney bölgesinden çekilirken de 10 kullanılmış uçak hediye etmişti. İtalyanlardan da 20 uçak, 20.000 tüfek, 4.000.000’dan fazla mermi satın alınmıştı. Bu alımlar ordunun ateş gücünü ve hareket kabiliyetini ciddi ölçüde artırmıştı, ama Yunanlılar hala ateş gücü üstünlüğüne sahipti. Top, makineli tüfek, uçak, kamyon, otomobil sayısında, asker mevcudunda Yunanlılar hala üstündü. Yalnız, Türk Ordusu sonuç almada ciddi rolü olan subay sayısı bakımından Yunanlılardan öndeydi. Destek birimleri dahil yaklaşık 200.000 mevcutlu ordumuzda 8.659, yaklaşık 220.000 mevcutlu Yunan Ordusunda 6.565 subay görev almıştı.

   Ankara Hükümeti had safhada mali sıkntı içindeydi. Yoksul millet neyi var neyi yoksa ortaya koymuştu. Savaşı uzun süre sürdürmenin imkanı yoktu. Düşman kesin bir darbeyle imha edilmeli ve yurttan kovulmalıydı. Başarısızlığa tahammül edilemezdi, planlar ona göre yapılmalıydı. Başarı sürpriz bir baskın biçiminde dar bir cepheden vurulacak, kesin sonuç alıcı bir darbeye bağlıydı. Düşman bu darbe ile sersemletilmeli, toparlanma imkanı bulamadan imha edilmeli ve sürülmeliydi. Bunun düşünülmesi kolay ama uygulaması son derece zordu. Ama zor başarılmak zorundaydı.

   Yunanlılar, Sakarya yenilgisinden sonra, kuzeyde Gemlik Körfezi’nden başlayıp Bilecik, Eskişehir, Kütahya ve Afyon’u kapsayan, güneyde Büyük Menderes Nehri boyunca uzanıp Ege Denizine ulaşan geniş bir kavisin batı kısmı ile Çatalca’ya kadar olan Trakya’yı elinde bulunduruyordu. Marmara Denizi’nden Afyon’a kadar uzanan yaklaşık 350 km.lik cephe uzun süre savunulabilecek şekilde tahkim edilmişti. İngiliz subayları, Atina’daki İngiliz Ataşemiliteri Albay Nairne, İzmir’deki İngiliz İrtibat Subayları Binbaşı Johnston ve Binbaşı Strover’in cepheyi bir ay tetkik ederek hazırladığı raporlara göre, bu tahkimatın Türk Ordusu tarafından aşılması pek mümkün görünmüyordu.

   Yunanlılar 1922 yılının ilkbaharından itibaren tahkim edilmiş mevzilerinde Türk Ordusunun saldırmasını beklemeye başlamıştı. Fakat, bahar ayları geride kalıp yaz ortasına gelindiği halde, Türk Ordusu’nda hareket gözlenmiyordu. Türk komuta heyetinin arzuladığı dış görünüm de buydu. Hatta, Türk Ordusu’nun savunmada kalıp sorunun görüşmeler yoluyla çözümlenmek istendiği söylentisi bilinçli olarak yayılıyordu. Türk Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’in Temmuz 1922 başlarında Avrupa’ya yaptığı seyahat de Türklerin görüşmeler yoluyla sorunu çözmek istediği şeklinde yorumlanmıştı.

   Türklerin harekete geçmediğini gören Yunan Ordusu Komutanı Hacıanesti, bu duraklama döneminden yararlanıp İstanbul’u ele geçirme hevesine kapıldı. 28 Temmuz 1922’de Trakya’dan İstanbul’a doğru harekete geçti. Fakat Çatalca’ya geldiğinde İngilizler ilerlemesine izin vermedikleri için geri dönmek zorunda kaldı.

   Dış dünya Türk Ordusunun harekete geçmeyeceği kanaatine varırken, Başkomutan Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa Büyük Taarruz planının son rötuşlarını yapıyorlardı (27 Temmuz 1922). Marmara Denizi’nden Afyon’a kadar uzanan 350 km.lik cephede öldürücü darbenin vurulacağı yer olarak Afyon’un güneyinden batıya doğru Ahır Dağı’na kadar uzanan 40 km.lik dar bir cephe seçildi. Kesin sonuç alınması için 200.000 kişilik ordunun 120.000 kişilik kısmı işte bu 40 km.lik yarma cephesinden baskın taarruzu yapacak, Afyon’daki Yunan birliklerini kuşatıp imha edecekti. Afyon’dan Gemlik’e kadar uzanan bölgenin savunulması ise bakiye 80.000 kişilik birliklere bırakılacaktı. Taarruz oldukça riskliydi. Başarılamaması halinde Yunanlıların yeniden Ankara’ya doğru harekete geçmesi veya Türk Ordusunu kuşatıp imha etmesi mümkündü. Fakat bu risk alınacaktı. Aksi halde, cephe geneline yayılarak yapılacak bir taarruzun başarı şansı yoktu. Böyle bir hareket olsa olsa düşmanı 15-20 km geriye itmeden başka bir sonuç vermezdi.

   Harekatın en zor tarafı birliklerin düşman farkına varmadan bulundukları Emirdağ (2. Kolordu), Bolvadin (4. Kolordu), Çay (1. Kolordu) ve Akşehir’den (5. Süvari Kolordusu) tespit edilen taarruz bölgesine intikal ettirilmesi idi. Yunan uçakları sürekli devriye gezerken, her taraf casus kaynarken 120.000 asker, 20-25.000 at, binlerce araba, kağnı, deve, öküz, katır, eşekten oluşan kitlelerin düşmana farkettirmeden intikali nasıl sağlanacaktı? Kurtuluş heyecanının sardığı yürekler bunu başardı. Geceleri sessizce yol alındı, gündüzleri derelerde, ormanlarda saklanıldı, terkedilen yerlerde aldatıcı faaliyetler sergilendi, aksi istikametlere yürüyüşler yapıldı. 14-24 Ağustos 1922 tarihleri arasında düşmana farkettirilmeden 120.000 kişilik askeri güç önceden tespit edilen mevzilere konuşlandırıldı. Son iki gün saldırı hazırlıkları gözden geçirildi. Herkes nereye ateş edeceğini, nereyi ele geçireceğini belledi. Nefesler tutuluyor, nabızlar ise zafer için atıyordu.

   26 Ağustos 1922 Cumartesi günü saat 04.30’da günlerce nefesini tutan bütün bir ordu toplarıyla birlikte gürlemeye başladı. Daha sonra birlikler saldırıya geçtiler. Kalecik Sivrisi, Tınaz Tepe, Belen Tepe ardı ardına ele geçirilmeye başlandı. Sakarya’dan beri sabırla gerilen yay bırakılmış, asker ok gibi düşmanın üstüne fırlamıştı. Taarruzun ikinci günü 27 Ağustos 1922’de düşmanın yakarak terk ettiği Afyon kurtarıldı. Aynı gün Çiğil Tepe’deki Yunan direnişini zamanında kıramayan ve arkadaşlarına paralel hareket edemediğini düşünen 1. Ordu 1. Kolordu 57. Tümen Komutanı Albay Reşat Bey (Şair Ziya Paşa’nın oğlu) bu durumu onuruna yediremeyerek intihar etmişti. Yunan Ordusu bir yandan şiddetle direniyor, bir yandan da imhadan kurtulmanın çarelerini arıyordu. Türk Ordusu ise düşmanın geri çekilip yeniden mevzilenmesine fırsat vermemek için batıya doğru çekilmesinin önüne geçmeye, doğudan da tazyik ederek düşmanı Dumlupınar’da meydan savaşına zorlayıp imha etmeye çalışıyordu. Yunan Ordusunu teşkil eden kolordular birbirleriyle irtibatı kopardılar ve kıstırılmamak için batıya doğru kaçmaya başladılar. Fakat 29 Ağustos 1922 günü, Yunan Ordusunun belkemiğini oluşturan General Trikupis komutasındaki 1. ve 2. kolorduların büyük kısmı Çalköy yakınlarında her taraftan Türk Ordusunca kuşatılmıştı. 30 Ağustos 1922 Çarşamba günü Çalköy’ün batısında bulunan Küçük Adatepe, Büyük Adatepe ve kuzeydeki Akpirim Tepe üçgeninde cereyan eden ve Çalköyün güneyinde bulunan Zafertepede Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından bizzat yönetilen Başkomutan Meydan Muharebesinde iki düşman kolordusunun büyük kısmı imha edildi. Artık Yunanlıların iradesi çökertilmiş, panik yayılmış, toparlanıp yeniden mevzilenmeleri imkanı kalmamıştı. Meydan savaşında Yunan Ordusu, ölü, esir, yaralı olarak toplam 20.000 civarında kayıp vermişti. Kuşatmadan kurtulan 6-7.000 kadar Yunan askeri silahlarını ve her türlü ikmal malzemelerini geride bırakarak canlarını kurtarmak için sürü halinde batıya doğru kaçıyordu.

   Başkomutan Meydan Muharebesinden sonra Türk Ordusu adeta kanatlandı ve yönünü İzmir’e çevirerek uçmaya başladı. Piyade tümenleri demiryolunu izleyerek Banaz, Uşak istikametinde ilerlerken, Fahrettin (Altay) Paşanın süvari tümenleri Murat Dağı’nın kuzeyinden kaçmaya çalışan Yunan kılıç artıklarının geçtikleri yerleri yakıp yıkmasını önlemek için rüzgar gibi onları izliyordu. Buna rağmen Yunan yangın taburlarının şehirleri köyleri yakmasının önüne pek az yerde geçilebildi.

   1 Eylül 1922 günü saat 18.00 sularında birliklerimiz yanmakta olan Uşak’a girdiler. 2 Eylül 1922 günü Yunan Ordu Komutanı General Trikopis ve beraberindeki general, subay ve erler (toplam 508 subay ve 4.985 er) Uşak’ın kuzeyindeki Elmadağ’ın doğusunda bulunan Minkarip Köyü’nde teslim oldular. Fahrettin Paşa’nın 5. Süvari Kolordusuna bağlı birlikler 3 Eylül 1922 günü Selendi’yi ve 4 Eylül 1922 günü Kula’yı kurtardılar. 3 Eylül 1922 günü gazi komutanların rütbeleri yükseltildi. Fevzi Paşa Türk Ordusunda Mustafa Kemal Paşa’dan sonra ikinci mareşal oldu. İsmet Paşa başta olmak üzere generaller bir üst rütbeye, 13 albay paşalığa terfi etti. Şehitler ve gaziler milletin kalbinde ise ebediyen taht kurma rütbesine nail oldular.

   Kaçabilenler hariç ahalisi neredeyse tamamen yakılan ve harabeye dönen Alaşehir 4 Eylül 1922 günü kurtarıldı. Salihli 5 Eylül 1922 günü iki kez el değiştirdi ve sonunda Yunandan temizlendi. Aynı gün Ödemiş ve Tire de kurtarıldı. 7 Eylül 1922 günü Turgutlu ve Akhisar’ı kurtaran süvari birlikleri, Manisa’nın kuzeyine kadar ilerlediler. 8 Eylül 1922 Cuma günü Süvari birliklerimiz Yunan artçılarını kılıçtan geçirerek kaçamayan ahalisi ile birlikte yakılmış, yıkılmış Manisa’ya girdiler. Ve 9 Eylül 1922... Kanatlı süvarilerimiz (1. ve 2. Süvari Tümenleri birlikleri) saat 09.00’da İzmir Bornova’ya girdiler. Saat 10.30’da şehit kanlarını temsil eden şanlı bayrağımız 3,5 yıldır kendisine hasret İzmir Hükümet Konağı’nda dalgalanmaya başlamıştı.

   İşte ancak Türk Milletinin gerçekleştirebileceği bir rüya gerçek olmuştu. Dünyanın en güçlü devletlerinin planları başlarına çalınmıştı. Türk Milletinin bu savaşından cesaret alan birçok halk 20. asırda sömürgecileri birer birer ülkelerinden kovmuştur.

   Türk Milleti, istiklal ve hürriyetine son vermek isteyenlere elbette ebediyen aynı karşılıkları verecektir inşaallah!...


  Editör :  TORLAKON

2505 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 35 Puan Verildi
 Kaynak :  SELENDİ

 Kategori ¬ TORLAKONDAN

  Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  DEĞERLİ CANLAR MERHABA Torlakon ocağı, Türk Milletinin ve insanlığın bekâsı için tütmektedir. Nefesi olmak istiyorum, kâlbi vatan için atanın; sesi olmak istiyorum, toprakta kefensiz yatanın(TORLAKON)  

 
 
Bugün için Haber Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Haber Eklenmedi.
HİPOTERMİ: Soğukta Vücut Isısının Düşmesi (alıntıdır) HİPOTERMİ: Soğukta Vücut Isısının Düşmesi (alıntıdır)
Hipotermi, özellikle askerler, avcılar, balıkçılar, çobanlar, kayak yapanlar… gibi dış ortamda bulunmak ve çalışmak zorunda kalanlarda ve evi barkı olmayan insanlarda ortaya çıkar. Küçük çocuklar ve ileri yaştakilerde de risk yüksektir. ...
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 25
 Bugün : 362
 Dün : 478
 Toplam : 699765
 Ip No : 54.163.20.57
     
 
 Vatan Size Minnettar
 

 
 Son Haberler
 
 Popüler Haberler
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 5.3412 5.3508
  Euro 4.7023 4.7335
 
 Hava Durumu



 
 Reklam



 

 



 
 

   © Copyright - 2008- TÜRK FİLOZOF TORLAKON - Tüm Hakları Saklıdır. 

TÜRK FİLOZOF TORLAKON

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.