Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
TORLAKONDAN - Bir efsanenin sonu: ACI ZULUM - TÜRK FİLOZOF TORLAKON
   
 Bir efsanenin sonu: ACI ZULUM

Bir efsanenin sonu: ACI ZULUM
 Yazı Boyutu

 Tarih : 08.04.2009 - 15:37:14


Yerli üretimimiz olan füzelerimizi Orta Anadolu bozkırlarında denemek için hazır bulunan uzmanlarımız aniden ABD jetlerinin saldırısına uğrar. İncirlikten kalkıp radarlara yakalanmadan ve araziyi yalar şekilde hızla gelen 3 ABD uçağı, uzmanlarımızın

 

     Bir efsanenin sonu: ACI ZULUM

“İlkesi olmayanın kişiliği, kişiliği olmayanın ülküsü, ülküsü olmayanın da ülkesi olmaz.”(Torlakon öğretisi)
   Sağlık ve Güvenlik konulu toplantıya katılmıştım. Bilgilendirme çabalarımdaki en öncelikli amacım, aynı hatalara tekrar düşülmemesidir.

Özetlemeye çalıştığım konular şöyleydi:

* Sarıkamış dağlarında donarak şehid düşen Mehmetçiklerimiz ve iki yıl boyunca askerlerimizin cesetlerinden beslenen yabanıl hayvanlar ile tüm olanlardan ancak yıllar sonra haberdar olan garip Anadolu insanı.

* Canlı yaşamında “Hakimiyet alanı” mücadelesi ve günümüzde uygulanan farklı yöntemler. Cephe savaşları yerine daha ucuz-kolay-dikkat çekmeden ve düşmanın karşısına hiç çıkmadan yapılan alan ve hakimiyet mücadeleleri, oyalama ve geri bırakma taktikleri…

* NBC(Nükleer-Biyolojik-Kimyasal) silahların günümüz şartlarında kullanılabilirliği… Günümüzde bilim ve teknoloji, yolları çok kısaltmış, Dünya’yı da çok küçültmüş, neredeyse avuç içine sığar hale getirmiştir. Hal böyle olunca; Nükleer bir saldırıyı herkes görür. Kimyasal bir saldırıyı kimileri veya uyanık olanlar görür. Biyolojik bir saldırıyı ise kimse görmez veya gördüğünde de zaten iş işten geçmiş demektir. Dolayısıyla, en sinsi ve sakıncasız görülen saldırı yöntemi biyolojik olanlardır. Dünya nîzamını ancak kendilerinin şekillendirebileceği iddiasında olan küresel haydutlar(ABD, Rusya, Çin, İsrail vs) özel laboratuarlarda üretmiş oldukları veya değişime(mutasyona) tâbi tuttukları biyolojik unsurları(virüsleri) hedef olarak belirledikleri rakip ülke topraklarına atarak kirletmektedirler. Nasıl ki tankı üreten tanksavarı da üretiyorsa, virüsü üreten de piyasaya sürmeden önce aşısını üretmektedir. Bu aşılar gerektiğinde, kendi vatandaşlarının veya ajanlarının ellerinin altında bulundurulmaktadır. Nükleer bir saldırıyla çevresini tehdit edip duran İsrail’in yaptığı sığınakları ve kedi-köpekleri için bile hazırda tuttuğu koruyucu elbiseleri maskeleri hatırlayın!… Buradan şu kesin sonuç çıkmaktadır:

İyi eğitimli bir ajan, koca bir şehirdeki hayatı bir anda alt üst edebilir. Durum anlaşılana ve denetim altına alınana kadar da kirlilik tüm ülkeye yayılabilir. Bugünlerde yeniden gündem konusu olmaya başlayacak olan “kene” de bu tür harp unsurlarından biridir. Kimi zaman bu unsurlar öylesine hızlı yayılım gösterir ki, saldırgan ülkeyi de tutar… “Paçalarınızı çorabınızın içine sokun!” önerisi sunulacak yine vatandaşa. Fakat şurasını akıldan çıkarmayalım ki; olay sadece keneden ibaret değil! Dolayısıyla, özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar veya oralara yolu düşenler, elleriyle tutundukları-dokundukları yerlere çok dikkat edecekler ve yapabiliyorlarsa eğer uygun bir eldivenle sokağa çıkacaklar… Ülkelerin sürekli olarak yarış halinde oldukları bir Dünya’da, salgın bir hastalıkla boğuşulan ülkede bir hafta rapor alıp işe-okula gitmeyen insanların ülkeye maliyetlerinin nerelere varabileceğini bir hesaplayın. İlaç ve tedavi giderleri hariç…

* Biyolojik silahlar çeşitli yollarla hedefe atılmaktadır. Günümüzde tercih edilen en etkili yol, pilotsuz uçaklarla atılanlardır. Bu uçaklar radarlar tarafından belirlenemediği için, çok etkin şekillerde kullanılabilmektedir. Geceleyin ülkemiz havasahası içinde kaç pilotsuz uçağın dolaştırıldığını hiç kimse bilmez. Hava sahamızı kullanarak Suriye’ye saldırı girişiminde bulunan ve dönüşte yakıt depolarını Antep Hatay topraklarımıza atıp giden İsrail jetlerini hatırlayın. Oysa o uçaklar(F16) radarlar tarafından tespit edilebilecek özelliklerdeydi. Bu depolar atılmasaydı belki de hava sahamızın izinsizce kullanıldığı hiç bilinmeyecekti. Daha da kötüsünü haber vereyim:

Yerli üretimimiz olan füzelerimizi Orta Anadolu bozkırlarında denemek için hazır bulunan uzmanlarımız aniden ABD jetlerinin saldırısına uğrar. İncirlik’ten kalkıp radarlara yakalanmadan ve araziyi yalar şekilde hızla gelen 3 ABD uçağı, uzmanlarımızın kafalarını kopartacak seviyede alçak uçmaktadır. Derhal kendilerini yere atarak kurtulur ve tüm malzemeleri toparlayıp merkeze dönerler. Küresel Haydut ABD demek ister ki; “Tüm hareketlerinizi uydudan izliyorum. Ülkenizde benden habersiz hiçbir şey yapamazsınız!”…

   Bu haydudun uçakları, ülkemizi yatak olarak kullanıp sayısız saldırı düzenledi güney komşumuz Irak’a. Irak garipti ve hakkını arayacak kimsesi de ortalıkta yoktu. Fakat bu haydutlar günün birinde doğu komşumuz İran’a da saldıracak olursa, kabak bizim başımıza patlar. Aradaki mesafenin uzaklığından dolayı ABD’yi doğrudan hedef alamayan İran füzelerini Adana veya Ankara’ya yollarsa, şikayet etmeye hiç hakkımız olmaz.

   İşte tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurarak, en kısa zamanda kendi silah, uydu ve en önemlisi de yazılımlarımızı kendimiz yapmamız, değerli beyinlerimizi-insanımızı ve toprağımızı da çok iyi koruyup gerçek bağımsızlığa erişmemiz âciliyet arzetmektedir…

“Eğer ülkenin kaderini iyi yönde etkileyecek bir beyne sahipseniz, kesinlikle takiptesiniz!… Kötü yönde etkileyecek bir beyne sahipseniz ise zaten birileri tarafından kullanılıyorsunuzdur.”(Torlakon öğretisi)

   Neden sonra 15.30 sıralarında toplantıdan çıktığımda hiçbir şeyim yoktu. Bir anda alnımı parçalayacak şiddette bir sancı oluştu. Sanki çok ağır bir radyasyona maruz kalmış veya çok güçlü elektromanyetik dalgaların bombardımanına tutulmuştum. Böyle durumlar çok nadir başıma gelirdi. Her zaman olduğu gibi “Kötü haber nereden gelecek acep?” diye düşünürken haber Maraş tarafından düştü; helikopter düşmüştü.

Onlarca yıldır Merik’in haberinin üzdüğü milletimizi, Muhsin’in kara haberi de üzecekti gayrı. Günlerce uyku ve huzurdan uzak kalınacak, karlı dağların gecelerinde onlarla beraber üşünecekti… “Yerimizi tespit edemediniz mi daha?” diye imdat isteyen İsmail’le hemhal olup, bir kaya yarığında karlara gömülerek yardım beklenecekti…

Herbiri birbirinden değerli altı can idi yitirilen.

İçlerinden biri vardı ki başlıbaşına bir efsane.

Toplumun büyük bölümüne kirli camların ardından gösterildiği için peşinen kirli yaftası yapıştırılan Sivaslı Muhsin.

Gözlerinin görmediğini gönül gözüyle herkesten daha iyi gören Şarkışlalı Veysel’in hemşehrisi.

Birisi Sivrialan, diğeri de Elmalı köyünden.

Yaşlısı 79, genci 55 yaşında ayrıldı aramızdan.

Yüzbinlerce kişi yas tuttu her ikisinin de ardından.

Çile yumağını andırıyordu ikisinin ömrü de.

Hele Muhsin’inki bambaşkaydı.

Hiç suç unsuru tespit edilemeyen bir dava için 7,5 yıl hapis yatırılmıştı.

Hücreye kapatıldığı 5,5 yıl boyunca işkencenin neredeyse her türlüsüne tâbi tutulmuştu.

Küresel haydut ABD’nin “Bizim oğlanlar” diye ifade ettiği Nü’cü Kenan ve avânesi yaptırıyordu işkenceyi.

“Devletin cendermesi polisi varken size n’oluyordu ulan çete artıkları!” diyordu işkenceciler. Halbuki, Devletin cendermesi mermisiz dolaştırılıyordu ve kucağında şehid düşen arkadaşının vasiyetini aklında tutmaya çalışıyordu o vakitler. Devletin polisi ise “Pol-Der, Pol-Bir, Pol-bilmem ne…” diye örgütlenmiş, birbiriyle çatışmakla meşguldü. Cuntacılar, Devletinden-ordusundan-milletinden-bayrağından yana olanlara daha rahat yapıyorlardı işkenceyi. Çünkü onlar bu vatanın garip çilekeş derbeder evlatlarıydı ve “Kol kırılır yen içinde kalır. Kan kussak da kızılcık şerbeti içtik deriz.” diyerek bütün haksızlıkları sineye çeker, hesap sorma yoluna gitmezlerdi ne de olsa. Oysa, devlet-ordu-millet-bayrak düşmanları öyle değildi. İşkenceye adı karışanlara kan kustururlardı eninde sonunda…

   Kendisine işkence yapanlara bile hoşgörü ile bakıyor, “emir kulu” durumundaki kardeşleri sayıyor, hiçbir zaman kin gütmüyor ve hakkını da peşinen helal ediyordu Sivaslı asil Türk evladı Muhsin. Eğer kin gütseydi ve hesap sorma yoluna gitseydi, ne Nü’cü Kenan ne de bir başkası kalırdı bu ülkede…

   Dile kolay, tam 5,5 yıl hücre cezası. Onu ruhsal olarak sindirip çökertmek isteyenler, 2,5 m2’lik hücreyi de tam zıt görüşten biriyle paylaştırıyorlar. Fakat bir türlü sindirip, yıldırıp çökertemiyorlar Anadolu’nun asil ruhlu evladını. İşkencelere eşlik eden hakaretlerle karışık küfürler hiç yenilir yutulur cinsinden de değildir. Ecdadından başlayıp, en sevdiği varlığından çıkarak düz gidiyorlar. Hakaret ve küfürlerinin bir bölümüne ben de şahidim. Yüzler kapalı olduğu için, sesleri kendilerini ele verir “Konuş lan!” diyen işkencecilerin. Çünkü o sesler, daha önce çatıştırılan insanlarımızın arasındaki kışkırtıcılara aittir…

   Tam 26 gün boyunca çırılçıplak soyup baş aşağı sallandırarak elektrik veriyorlar vücudunun her yerine. Su toplayıp şişiyor vücudu. Kanlı sular akıyor derisinin gözeneklerinden. Fakat o asil Türk evladına dokunan işkencenin şiddeti değil, çırılçıplak oluşunun verdiği utanma duygusudur… Günün bir vaktinde güneş ışığı vuruyor hücrenin küçük penceresinden tabana. “Üşüyorum” diyor Muhsin. Başını secdeye koyduğu beton tabanda, güneşin birkaç dakika düştüğü yere uzatıyor delik deşik olup su sızdıran ayaklarını. Bugün neredeyse herkesin işittiği o şiirini yazıyor:

“Üşüyorum

Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum…”

   Nihayet yıllarca süren dâvânın sonunda kendisiyle ilgili belgelerin okunması biter ve suçsuzluğu anlaşılır. Tahliye talebinde bulunacağını bildiren avukatına verdiği cevap, gerçek vefânın ve asâletin ne demek olduğunu tüm insanlığa öğretir cinstendir:

“Hayır! Tahliye talebinde bulunmayın! Arkadaşlarımın içeride dayanma gücü biraz da benim aralarında bulunmamdan geliyor. Ben tahliye olursam ve onlar içeride kalırlarsa yıkılırlar.”

Bu sözlerin ne demek olduğunu, değil yıllarca işkence görmüş olmak, tek bir gün dahi tutuklu kalmış olanlar gayet iyi anlar ve kişilikteki yüceliği fark eder.

Tahliye olduğunda da unutmaz içeride kalan, şehid düşen ve onların geride bırakmış oldukları canları. O kendisini, ulaşabildiği ve kendisine ulaşabilen bütün şehid yakınlarına hizmetle yükümlü sayar…

   12 Eylül darbesi, ülkücüleri bölmüştür. Binlerce genç Muhsin gibi işkence görmüş, 9 ülkücü ise idam edilmiştir. Kimileri ise cezaevinde tuzağa düşürülerek devlet ve millet düşmanlarına şehid ettirilmiş, birçokları da işkenceyle iç organları harap edildiği için tahliye sonrasında fazla yaşayamayıp toprağa karışmışlardır. Eli ayağı tutan ülkücü gençlerin birçoğu ise apolitik olmuş, kimileri de mafya dünyasına girmeye başlamıştır. Cezaevindekilere kimse sahip çıkmak istemez. Yıllarca dava için mücadele eden, sakat kalan, kurşun yiyen gençler kaderleri ile başbaşa bırakılmıştır. Bu tabloyu görünce arkadaşlarıyla birlikte cezaevindeki yoldaşları ve onların ailelerine yardım amacıyla Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı’nı kurar. Bu vakıf aracılığıyla yıllarca hapisteki ülkücülere ve ailelerine yardım eder. İdam edilen ülkücülerin mezarlarını yaptırır. Hiçbir zaman ihmal etmediği bir davranışı vardır: Yaralanan, sakat kalan 12 Eylül mağduru yoldaşlarını ziyaret etmek, dertleriyle ilgilenmek, iş güç sahibi olmaları için çabalamak…

Çarmıha gerilen, vücudunun her tarafından elektrik verilen, tırnakları sökülen(halen ayak tırnaklarından bazıları yoktur) Koca Reis aslında bu zulümlerin hiçbirini görmeyebilirdi. Çünkü, darbeden hemen sonra önderi Türkeş’ten yurtdışına çıkması için talimat almıştır. Ancak, arkadaşları tutuklanırken o kendini kurtarmayı hiç mi hiç aklına getirmez…

   Yeni bir hayata başlamaya karar verip günün birinde evlendiğinde anne ve babası endişededir. Çünkü, haftalarca vücudunun heryerine elektrik verildiği için çocuğunun olmayabileceğini düşünmektedirler. İlk torunları Firuze doğduğunda bayram ederler…

   Yeni bir harekete başlamaya karar verip Anadolu’yu karış karış dolaştığında, kendi öz iradesini ortaya koymasının zorunlu olduğunu görür.

Türkeş siyasetinden ayrılma sürecinde yaşanan eğretilik, yanlış ve tezgâhlara ilişkin söylenecek çok şey vardır fakat kısaca ifade etmek gerekirse; “Boynuz kulağı geçmiştir ve önderiyle yakın çevresini eğip yamultan düzen ona boyun eğdirememiştir.”

Bir yandan eski dostları ve düşmanlarının iftiralarına uğrayıp durmuş, öte yandan da halkımıza kirli pencerelerin arkasından sunulmuştur.

Parti taassubu gütmeyen, ülkenin iyiliği için çabalayan her kesimden kimseyi ve siyasetçiyi destekleyen, adam gibi davranmanın dersini veren yine o’dur.

28 Şubat Siyonist cuntacılarına karşı tek omurgalı duruşu gösteren de o’dur; Omuzlarında değil dört, kırk yıldız da taşıyor olsalar, halkın üzerine tank süren paşalara selam durmam, durulamaz!!!...

Herşeye rağmen halkımız, Türk siyasetinin bu en mert, en dürüst, en vefalı, en yufkayürekli, milleti için kendini paralayan evladını sevip takdir etse de, gereken desteği bir türlü verememiştir.

Gönlü ondan yana olsa da “oylar bölünüp başkalarına yaramasın” saplantısından bir türlü kurtulamayıp, başka yanlara destek olmayı sürdürüp durmuşlardır.

   Ölümünden ve son seçimden önce yaşananlara kısaca bakacak olursak:

Türk Milleti’nin asil evladı Sivaslı Muhsin’in seçimden on gün önce(19 Mart) Karaman’da söyledikleri, insanımıza ve tüm insanlığa verilen bir uyarı-ders niteliğindedir;

“Şimdi bakın yoldan geldik, yola gideceğiz. Hiç birimizin garantisi yok. Şurada ayakta duranın da, oturanın da garantisi yok. Yani, ruh bir saniyeliktir. Küf dedi mi gitti. Bunun da nerede geleceği, nasıl geleceği, ne şekilde yakalayacağı belli değil. Bir saniyenize bile hakim değilsiniz. Bir saniyesine bile hakim olamadığınız, hükmedemediğiniz bir hayat için, bir dünya için, bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur. Düz yaşayacağız, düz duracağız, düz yürüyeceğiz. Dik duracağız, doğru gideceğiz. Allah’ın izniyle hayatım boyunca hep böyle gittim. Allah’ın izniyle, olsak da milletle olacağız. Olmasak da, milletle olmayacağız. Yarın ahirette Allah, bize ‘Niye iktidar olmadın’ diye sormayacak. Sorsa da ‘Vermediler ki’ diyeceğiz.”

   Son helikopter olayına gelinceye kadar 18 ölümcül kaza(?) atlattığı için hedefte ve takipte olduğunun bilincindedir. Helikopterin bir hafta önce kiralanması sırasında helikopterle uçmaya karşı çıkar ve parti yöneticilerine, “Bırakın bu helikopter işlerini, hava koşulları kötü olunca uçamayız. Tehlikeli bir şeyler olur. Beni öldürecek misiniz?” der. Olacakları sanki biliyor gibidir.

   Nihayet o helikopter yolculuğu gerçekleşir ve ismi acı bir olayla meşhurlaşacak olan Çağlayancerit’e gelinir. Ahvalini, Anadolu’nun has evlatlarının garip bırakılışını ilçe halkına ve tüm Türkiye’ye son kez arz eder; 

"Hazineden yardım almadan siyaset yapan tek partiyiz. İlk defa helikopter kiralayıp miting yapıyoruz. Bütün imkânları kendimiz kullanıyoruz. Bayrakların parası da bizden. İşte ben de bugün, çok sıkıştık illaki Çağlayancerit'e gelecektim. O zaman, dedik ki, acı zulum helikopter tutalım. Tutalım dediler. Ben burada Çağlayancerit başkanımıza ve onun çok değerli arkadaşlarına çok teşekkür ediyorum. Arkadaşlarımız kendi nafakalarından keserek siyaset yapıyorlar.”

   Hainlerin devlet olanaklarını kullanarak ihanet siyaseti güttüğü bir zamanda, Anadolu’nun helal süt emmiş evlatları kendi nafakalarından keserek siyaset yapıyorlar da, seçim sonucu ne oluyor bir de ona bakalım:

Muhsin’in partisi,

Ölümüne gittiği Çağlayancerit’te 4. (%17,76)

Parçalanıp donarak öldüğü Göksun’da 3. (%28,50)

Yolunda öldüğü Yerköy’de de 3. (%14,84) oluyor.

Neyse ki Sivas’lı hemşehrileri vefâlı çıkıyor ve % 50’den fazlası destek veriyor.

Seçimden en kârlı çıkan parti de, bölücü Addo Ödükyan’ın yandaşlarınınki oluyor.

   Tüm bunlara bakarak da “Değmezmiş be Muhsin gardaşım değmezmiş. Bu halk, yolunda ölmeye değer bir halk değilmiş.” diyesi geliyor insanın. Fakat bir gerçek var ki o da; şehidlerimizin halk yolundan ziyade Hak yolunda can verdikleri…

   Devamlı olarak doğruların yanında, Hak’tan yana olan Sivaslı şehidimiz Muhsin’in son sözlerinden biri de şöyledir: “Meydanlarda birbirleri aleyhine atılıp tutulan siyasi tutum ve davranışları kabul etmiyor, reddediyorum.”

Kısaca şunu demek ister: “Birbirinizin yüzüne karşı söyleyemeyeceklerinizi, gizlide veya orada burada da söylemeyiniz. Yüzyüze söylediklerinizde de seviyeli olunuz.”

   Şehidimiz seviye dersi verir vermesine de; daha kaza olup enkaz bile bulunamamış, canlarımızın âkibeti bilinemiyor iken, seviyesizlerin alçakça saldırı ve iftiraları yağmaya başlar.

   Kimlerin saldırdıklarına bir bakalım:

- Aziz ve asil Türk Milleti'nin her türlü değerine düşman olan soysuzlar,

- Bu milletin askerine ve polisine alçakça saldırıp şehid eden Allahsızlar,

- Albayrağımızı parçalayıp onun yerine kızıl paçavraları asan hainler,

- İstiklâl Marşımız yerine enternasyonal marşını terennüm edenler,

- K.çlarına sokulmuş olan orak-çekiç ve kızıl yıldızları çıkarıp kurtulmak yerine, onların renklerini değiştirerek(sarı yıldız, çoban yıldızı vb) çözüm sunmaya çalışanlar,

- Emperyalizme karşı olduklarını söylerken sadece ABD'ye karşı olup, Moskof ve Çin'e karşı pek hoşgörülü ve sarmaş dolaş olanlar,

- Yıllarca Angola-Vietnam şarkıları söyledikleri halde, Türkistan'ı hiç akıllarına getirmeyenler,

- Şişirilmiş latin balonu Marksist Şe Gavera’yı kalplerinin üstünden hiç eksik etmedikleri halde, Dağıstan veya Türkistan kartalları Şeyh Şamil-Osman Batur'ları görmezden duymazdan gelenler,

- Türk ve İslam kimliğiyle bilinen büyük şahsiyetlerin ismini ve resmini görünce, k.çlarında çıban çıkmış gibi hop oturup hop kalkanlar,

- İnsan kasabı Stalin’e hayran Yahudi asıllı Nazım'dan başka şair tanımayanlar(diğer tanıdıkları varsa bile kesin Türk milletine düşman ve aykırı olanlardır.),

- Şanlı Türk tarihini hiçe sayanlar, hiçbir Türk büyüğünü kabul etmeyenler, devletimize kurşun sıkan birkaç Marksist eşkıyadan başka kahraman(?) tanımayanlar,

- Türk Birliği yerine muğlak “halkların kardeşliği”nden bahsedenler, esaret ve zulum altındaki Türk topluluklarının derdiyle zerre kadar ilgilenmek bir yana “Türkiye’de Çeçen-Uygur terörist kampları vaaar!” diye Rus ve Çin efendilerine jurnalcilik yapanlar,

- Ortaya sürmüş oldukları tüm şeylere Türk toplumu rağbet göstermeyince(oyuna gelmeyince) de aptallıkla suçlayan ve en hızlı Atatürkçü ayaklarına yatıp, kirli ellerine istemeye istemeye albayrağımızı alıp sokağa dökülenler,

- Farklı örgütlenmelerle halkımızı kışkırtıp, masum insanlarımızın kanına girenler,

- Onbinlerce vatan evladımızın alçakça teröre kurban verilmesine çanak tutan ve bölücübaşı Abdo Ödükyan ile kanka olanlar, bugün çok farklı isim ve kılıklara bürünen Allahsızlar sinsi ve alçakça saldırılarını sürdürüyorlar…

   Bereket versin ki polisimiz çok uyanık ve izlemededir. Onların, Sivas olaylarının asıl kışkırtıcıları ve yandaşları olduklarını da çoktan belirlemiştir.

   Bu sahtekârlar sanki gözleriyle görmüş gibi anlatmaktadırlar, Maraş-Çorum ve Sivas olaylarını. Elinde balta, silah ve meşaleyle en başta saldıran Muhsin’in kendisiydi iftirasını atarlar. Sivas olaylarını BBP’nin tezgâhladığı yalanını ısrarla ortaya atar dururlar.

Oysa Sivas’ta yanmaktan son anda kurtulan bir insaf sahibi vatandaşımızın ifadesi şöyledir:

"Madımak Otelinin bitişiğindeki BBP'den uzanan ellerin kurtardığı insanlar olmasaydı, yangında ölenlerin sayısı 60-70'e çıkacaktı."

   Maraş ve Çorum olayları da 12 Eylül darbesi öncesinde tezgâhlanmıştır. Eğer cuntacılar 7,5 yıl zindanda yatırıp işkence yaptıkları Muhsin’imizin en ufak bir bağlantısını tespit etmiş olsalardı, hiç tahliye ederler miydi?

   Muhsin’in BBP’yi ABD ve Fethullah’ın yardımlarıyla kurduğu iftirasına gelince:

Yıllardır gevelenip duran bu iftiraya karşı Alperenler defalarca Fethullah’tan açıklama istediler. En sonunda cevap Kanada’daki çakma hahamdan geldi;

“BBP’nin kurulması sırasında ne ABD ve ne de Fethullah’ın yardımı olmuştur. Bunlar tamamen uydurma hezeyanlardır.”

Olayın aslına ise bizzat Muhsin açıklık getirdi;

“Arkadaşlarımızla birlikte çektiğimiz araba kredisiyle partimizi kurup, binamızı kiraladık.”

Bizim Deli Gadir ise iftiracılara dellenip şöyle çıkışıyor;

“Lan godumun gavatları! ABD yardım etseydi, bu parti böyle garip mi galırdı?!.”

Bazı ortalık(medya) satıcıları da, Muhsin ve partisinden aslında hiç hoşlanmadıkları halde, iktidar partisine olan düşmanlıklarından ötürü, oylarından azıcık da olsa kemirir miyiz hesabıyla “özel” Muhsin yayınları yapıp çok geç de olsa onun aydınlığını sunmaya çalıştılar. Ey Allah’ım, sen nelere kaadirsin…

Evet, Muhsin “Elveda Milletim! Alperenlerimi sizlere, sizleri de Allah’a emanet ediyorum.” diye diye ve göz göre göre gitti.

Son helikopter olayında parti izlem(strateji) ve istihbaratçılarının acziyetinden bu yazıda söz etmeyeceğim. Sadece şu kadarını söyleyeyim ki; fıkaralık elleri-kolları ve yolları bağlıyor; takdir tedbiri bozuyor; Mevla’nın sevdiğini yanına alması için bahane oluyor…

Onun gidişiyle birlikte ülkemiz üstüne çöken garabet bulutları henüz dağılmış değil.

Türk Dünyasının da boynu bükük kaldı. Çünkü;

Bosna, Azerbaycan, Çeçenistan, Kerkük ve Doğu Türkistan’da onun gölge ve himmeti vardı…

O gitti fakat geride vatan sevdalısı onbinlerce Alperen bıraktı.

Bugün ülkemizdeki birçok okul ve dersanenin duvarlarını şu ifade süslüyor:

“Bir milletin bahtını, adam yetiştirmeye adanmış ömürler belirler.”(Torlakon öğretisi)

Vatana ve Millete adanmış bir ömür “ACI ZULUM” ile noktalandı.

Yüce Mevla, asil ve aziz milletimizi koruyup yüceltsin.

ESEN KALSIN KAVİM KARDAŞ…

TÜRK FİLOZOF TORLAKON

(TORLAKON; "Türk Savunma Sanatı{ÇAKIRPENÇE} ve Hayat Felsefesi, Tabuların Yakıldığı Akıl Ocağı, İnsanlığa ve Gerçeğe Açılan Pencere, Batı Toroslar'dan Yükselen Işık, Gürleyen Ses ve Anadolu Türk Ruhu'nun Yeniden Şahlanışı"dır.)

ERGENEKON VADİSİ’nden sel gibi çıktık!

MALAZGİRT OVASI’ndan kasırga gibi girdik!

TORLAKON YAYLASI’ndan yıldırım gibi gürleriz!!!...

"BEN VE MİLLETİM TANRI'NIN KIRBACIYIZ. TANRI KENDİ YOLUNDAN ÇIKANLARI CEZALANDIRMAK İÇİN BİZİ GÖNDERİR."

( Türk İmparator ATİLLA )

"BU MEMLEKET TARİHTE TÜRK'TÜ, HÂLDE TÜRK'TÜR VE EBEDİYEN TÜRK OLARAK YAŞAYACAKTIR."

"HAYATTA YEGÂNE VARLIĞIM VE SERVETİM, TÜRK OLARAK DOĞMAMDIR."

"NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!"

( MUSTAFA KEMAL ATATÜRK )

*** Türkistan'da TONYUKUK, Türkiye'de TORLAKON ***


  Editör :  TORLAKON

6344 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 444 Puan Verildi
 Kaynak :  TÜRK FİLOZOF TORLAKON

 Kategori ¬ TORLAKONDAN

  Yorum ( 3 )   

 Asya666

Tarih : 18.05.2009 09:15:36  

  Türk İslam Erlerinin Yüreğinde yaşayacak

Kayıtlı İp:


İlay-ı Kelimetullah nizamı alem davanı yükseltmen için çabaladığın Türk islam ülküsünü son nefes son nefer son damla son kana kadarsavunacağımıza söz veriyoruz Yolu ,dava ,yüreği için söz vermisiz SEVMEK RAZI OLMAKTIR BİR İNSANIN GERÇEKZENGİNLİĞİ BU DÜNYADA YAPTIĞI İYİLİKLER Hz Muhammed(sav)
 Celil GÖRÜŞÜK

Tarih : 14.04.2009 00:55:05  

  Önce kendimde aradım, her şeyin cevabını buldum

Kayıtlı İp:


Sevgili kardeşim saat 00.15te uzun bir seyahatten geldim. Bilgisayarımı açtım. Sevgi dolu, hak yolu arayan mesajını aldım. Büyük üstad demişki Cihan kimseye kalmaz ey kardeş, gönlünü yaratana bağla. Dünya mülküne o kadar güvenme sakın. O senin gibi nice kimseleri besleyip öldürdü. Temiz can ölüm yolunu tuttuktan sonra ha taht üzerinde ölmüşsün, ha toprak üzerinde. Canım kardeşim ben 1973^ten beri hala toprak üzerindeyim. Toprağımı Allaha şükür hiç değiştirmedim.Kısa sürelide olsa, istemeyerek çıktım geri indim. Rahatı 1973te başladığım toprakta buldum.
 gadir

Tarih : 13.04.2009 10:44:28  

  heyyyyy goça türkk

Kayıtlı İp:


selamün aleyküm gardaş emir karatekin oçağından selam ve sevgilerimi sunuyorum başkanı çok güzel anlatarak yazmışın tat ve huzurla okudum hele hele çankırada uzak illerde senin yazını okumak daha bii tatlı geldi bana düşüncelerin daim konuşan dillerin sağlı la olsun dileğinle ....... yukarda göletde ki kurt lara kuşlara selamımı söyle esen gal gavim gardaşşşş
  Sayfalar : İlk Sayfa - [1] - Son Sayfa

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  DEĞERLİ CANLAR MERHABA Torlakon ocağı, Türk Milletinin ve insanlığın bekâsı için tütmektedir. Nefesi olmak istiyorum, kâlbi vatan için atanın; sesi olmak istiyorum, toprakta kefensiz yatanın(TORLAKON)  

 
 
Bugün için Haber Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Haber Eklenmedi.
HİPOTERMİ: Soğukta Vücut Isısının Düşmesi (alıntıdır) HİPOTERMİ: Soğukta Vücut Isısının Düşmesi (alıntıdır)
Hipotermi, özellikle askerler, avcılar, balıkçılar, çobanlar, kayak yapanlar… gibi dış ortamda bulunmak ve çalışmak zorunda kalanlarda ve evi barkı olmayan insanlarda ortaya çıkar. Küçük çocuklar ve ileri yaştakilerde de risk yüksektir. ...
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 5
 Bugün : 371
 Dün : 478
 Toplam : 699774
 Ip No : 54.163.20.57
     
 
 Vatan Size Minnettar
 

 
 Son Haberler
 
 Popüler Haberler
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 5.3412 5.3508
  Euro 4.7023 4.7335
 
 Hava Durumu



 
 Reklam



 

 



 
 

   © Copyright - 2008- TÜRK FİLOZOF TORLAKON - Tüm Hakları Saklıdır. 

TÜRK FİLOZOF TORLAKON

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.