Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
TORLAKONDAN - BİR SEVDA AĞLATTI BENİ - TÜRK FİLOZOF TORLAKON
   
 BİR SEVDA AĞLATTI BENİ

BİR SEVDA AĞLATTI BENİ
 Yazı Boyutu

 Tarih : 14.02.2009 - 15:53:18


Bizleri farklı renklere büründüren baht, farklı diyarlara da savurmuştu. Ona gülmeyen talih, siyahları giydirip için için yas tutturmaya; bana da hakileri giydirip dağların ardında kalan turnayı çağırtmaya devam etti. Toroslarda, Sarıkamış Dağları

 

     BİR SEVDA AĞLATTI BENİ

   Memleketin en sağlam çürüğü benim, derim hep “Nasılsın?” diye sorduklarında. “İyi ki seni de ciğerden vurmamış kanser” demişti doktorum. Çünkü; babamı ve dedemi karaciğerinden vurmuştu.

   “Acaba, babamın yanında boş yer var mıdır?” diye sormuş babam. Hastane odalarında dayanılmaz sancılar içinde kıvranıp ölümü beklerken.

   Babasının yanına gömülemese de, anacığının yanına gömmüştük dedemi. Onun babasıysa binlerce kilometre uzaklarda kalmış. Kurt kuş yemiş, Yemen çöllerinde…

   Dedemin yanında boş yer gibi görünen toprağı eşerler köylüler. Ölüler itiraz etmezler ya hani; daha on kazma vurulmadan yerinden fırlar bir çene kemiği “Siz kimin kafasına kazma vuruyorsunuz?” der gibi. Ve ardından da kafatası yuvarlanır, kazılan çukura. Mezarı belirsiz olmuş bir faninin yeridir burası. İsminden cisminden yoktur hiçbir iz işaret.

Derhal bir ibret getirir aklımıza Karac’oğlandan:

“Sual eylen, bizden evvel gelene;

Kim varımış, biz burada yoğiken.”

   Kazmaktan hemen vazgeçip örterler çukuru köylüler. Bir başka mezar yeri ararlar. Buldukları en uygun yer elli metre ötededir. Dedem sadece babası Memiş ve amcası Mahmud’dan ayrı düşmüştü. Yemen’de kalan Memiş’in akibeti biliniyor; Mahmud’unsa bilinmiyordu hangi cephede kaldığı. Bir köy mezarlığında bile, kendi yakınlarından elli metre uzağa düşmüştür babam. Biraz daha kireçli ve çakıllı bir toprağa… Yine bir söz çınlar kulaklarda Karac’oğlan’dan:

“Kısmet nerde ise çeker iletir,

Acep nerde kalır bizim ölümüz?”

Hem üstelik; sanki kendilerine hazırlıyormuş gibi mezarı temiz kılarlar mı toprağı kazanlar? Altlarımızdan taşlar, çakıllar batar mı?...

   Bir doğa insanı olduğum ve hayatımda da ne alkol ne de sigara olmadığı halde “sigara bağımlısı” notu düşmüşlerdir hastalık raporuma. Üst üste ameliyatlar ve kemoterapiler vücut kimyamı alt üst etmiştir. Bir doğa sevdalısı olarak zaten biraz farklılıklarım vardı. Doğaya uyum sağlamak isteyenler nasıl “alalama” yöntemini uyguluyorlarsa; bu hayata uyum sağlamak isteyen bedenim de halden hale bürünüyordu. Kan grubum bile; tahsil dönemimde ayrı, askerlik dönemimde ayrı, mesleki dönemimde ayrıydı. Yani en az üç farklı kan grubum olmuştu. Böyle bir şey olur muydu, olmaz mıydı diye tartışırken; ülkemizde 350 kereden fazla kan verip “kan bankası” olarak isim yapmış ve birçok da ödül almış bir polis söze karıştı; “Benim adım falanca… Bir Allah dostu şahsı tanıyana dek kan grubum şöyleydi. Birkaç gün sonra, kan gereken yaralı bir polis arkadaş için derhal beni çağırdıklarında bir şaşkınlık yaşandı. Çünkü kan grubum farklı görünüyordu. Bir yanılma mı var acaba diyerek defalarca tahlil yapıldığı halde sonuç değişmiyordu. Yani, bir tanışma benim kanımı değiştirmişti…”

   Hal böyle olunca, benim durumuma ne demeli? Ben de kurt-kuş, börtü-böcek ile dertleşip arz-u hal, hasb-i hal eylerim. Acep kuşların nazarı filan mı ola?...

   Sevdiceğim, genç yaşta anacığını kaybetmiş, kederdeydi. Ninesinin yanına gelmişti. Beni yakından tanıyıp çok seven ninesi de, bir bahaneyle çağırıp bizleri arkadaş kılmak istiyordu. Gittim yanlarına. O da ne? Matemde olan kızcağız siyah bir gömlek giymiş “güzellerin şahı” gibi karşımda duruyordu. Aman Allah’ım! Siyah renk bu kadar da güzel olur muydu yahu?!... Hani, kişi sevdiğiyle beraber olmalıydı ya. Tiz elden bir siyah gömlek alıp sırtıma geçirdim. Hay aksi! İki gün geçmeden rengi soldu. Kumaşı adi imiş galiba deyip bir başkasını daha aldım. O daha da erken renk attı. Çörekotu rengindeki gömlekler iki gün içinde keten tohumu rengine dönüyordu… Kabahat gömlekte veya gömlekçide değildi elbette. Vücut kimyamın farklılığındaydı. En soğuk zamanlarda dahi terliyordum. İlk hastalığım da soğuktan donma olayıydı. Gümüş dışında üzerimde her ne varsa; saat, kemer, anahtar, bozuk para vb. derhal bozuluyor; anasından doğduğuna pişman oluyordu(!)… “Ulan oğlum!” dedim kendi kendime; “Sen siyah bile giyemezsin! Sen, Kavacık’lı Çapar gibi bir garipsin. Toprak rengine bürün; keten tohumundan şaşma!... O kızcağız zaten nurdan bir parıltı. Bırak çörekotu rengi gömleği; çapıtçul da giyse üstüne, mor kadifeden bindallı gibi görünür.”

   Çörekotu ve keten tohumu… Hastalığımın tedavisi süresince yoğun olarak aldığım iki derman. Ençok yarar sağlanabilmesi için doğal olarak tüketilmesi, havayla temas ettirilmemesi gerekiyor. İki tatlı kaşığı çörekten, beş tatlı kaşığı da ketenden tıkındım. Siyah renkli çörek ezilirken pek gıkı çıkmıyordu. Siyahlara bürünen sevdiceğimin içten içe yas tutması gibi… Oysa haki renkteki keten, merkebin dişleri arasında katırdayan arpa gibi feryattaydı. Tıpkı benim dağ başlarında çatlak zurna gibi zırlayıp turnamı aramam misali… Bir aşıklar bilir, bir de benim gibi tahtası noksan deliler. Dağların ardına uçurulup gözden yiten turnayı ararken nasıl divane olunduğunu…

   “Önden giderse sevilenler, kolay gelir ölümler.”(Torlakon öğretisi)

   Bizleri farklı renklere büründüren baht, farklı diyarlara da savurmuştu. O’na gülmeyen talih, siyahları giydirip için için yas tutturmaya; bana da hakileri giydirip dağların ardında kalan turnayı çağırtmaya devam etti. Toroslar’da, Sarıkamış Dağları’nda, Istrancalar’da, Munzurlar’da… Çok uzağa düşmüştü turna. Çığlıklarıma cevap alamıyordum. Dağların koyağından yansıyan seda, kendi sesimden başkası değildi. Karac’oğlanın bir serzenişi çınladı kulağımda:

“Bağıran çağıran aciz bülbülüm,

Ne kadar bağırsam duymuyor gülüm,

Karac’oğlan der ki imdatçım ölüm,

Mezardan gayrı bir yol bulamadım.”

   Bu böyle olmayacaktı. “O turna çoktan öldü oğlum! Aklını başına topla! Hayatın gerçeklerini kabullen ve başının çaresine bak!!!...” diye çok azarladım kendimi. Aklım zaten azbuçuk başımdaydı ve hizaya da geliyordu. Asıl söz dinletemediğim, sevda ile adamakıllı beyni yıkanmış gönlümdü… Amansız bir savaş açtım gönlüme. Fakat ele avuca sığmıyordu. Tüm saldırı ve kuşatmalarımdan kendine bir gedik buluyor, sıyrılıp çıkıyordu. Atlattığım onca badire, başımı çarptığım kayalar, geçirdiğim yedi ameliyat, onu sersemletmeye yetmedi… Eğer günün birinde, her şeyi kabullenmiş ve hiç gıkı filan da çıkmıyorsa, demek ki; bir çukura indirip üstüne toprak tepelenmiş…

   Ankara hastanelerinin yollarını arşınladığım günlerden birinde, karınca misali kaldırımda yürüyen kulların arasından sıyrılıp, büyük parklardan birine saptım. Güneşli birgündü. Hani, yaşlı Kızılderili önderinin, yağmurun ardından açan güneşin tesiriyle buğusu tüten toprağa bakıp; “Ölmek için güzel bir gün.” demesi benzeri birgün… Gördüm ki; bir oturamakta güngörmüş iki ihtiyar güneşe karşı oturmuş, hem eklemlerini ısıtıyor, hem de dertleşiyorlardı. Varıp sokuldum yanlarına. Biri 92, diğeri de 87 yaşındaymış. Daha yaşlı olanın kulağı çok az işitiyordu. Benzi soluk, gücü de oldukça kuruktu. Üzüntüsünün nedenini sordum yanındakine. Altı yıl kadar önce çok sevdiği eşini kaybetmiş. Üzüntüsünden hastalanıp yatağa düşmüş. Yıllar sonra kendini toparlayıp, eşinin mezarını ziyarete gittiğinde afallamış. Altı yıl önce mezarlığın en kenarında olan eşinin kabrini buluncaya kadar başına hal gelmiş; dizlerinin dermanı kesilmiş. Görmüş ki eşi, binlerce kişinin ortasında kalmış ve yanında da herhangi bir boşluk yok. O sanırmış ki; köyündeki gibi olacak. Çok içerleyip kahırlanmış… “Peki, ne yapmayı düşünüyor?” diye sordum yanındakine. Yozgat’ın ….fakılı köyüne nakletmeyi düşünüyormuş eşinin mezarını. Yanında kendisine de yer ayıracağı güzel bir toprak hazırlatacakmış.

   Ağlamak için hiç de bahane filan aradığım yoktu, ammavelakin;

“Böyle bir karara neden gerek duymuş?” dediğimde aldığım cevap karşısında başımı eğdim, yönümü çevirdim, saldım gözyaşlarımı.

Diyormuş ki dertli ihtiyar;

“Ne işi var Hatçe’min, elin adamlarının arasında?...”

14 Şubat 2008

Türk Filozof TORLAKON


  Editör :  TORLAKON

2144 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 190 Puan Verildi
 Kaynak :  TÜRK FİLOZOF TORLAKON

 Kategori ¬ TORLAKONDAN

  Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  DEĞERLİ CANLAR MERHABA Torlakon ocağı, Türk Milletinin ve insanlığın bekâsı için tütmektedir. Nefesi olmak istiyorum, kâlbi vatan için atanın; sesi olmak istiyorum, toprakta kefensiz yatanın(TORLAKON)  

 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Haber Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Haber Eklenmedi.
Bu Ay içinde Haber Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 6
 Bugün : 29
 Dün : 237
 Toplam : 675799
 Ip No : 54.81.102.236
     
 
 Vatan Size Minnettar
 

 
 Son Haberler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Haberler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 4.8000 4.8086
  Euro 4.2606 4.2888
 
 Hava Durumu



 
 Reklam



 

 



 
 

   © Copyright - 2008- TÜRK FİLOZOF TORLAKON - Tüm Hakları Saklıdır. 

TÜRK FİLOZOF TORLAKON

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.